Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ne Kadınlar Sevdim

Ne zaman ev işi yapmaya kalksam başım derde girerdi.

Siyahlarla beyazların, beyazlarla renklilerin bir arada yıkanamayacağını, kristal şarap kadehlerinin bulaşık makinesine atılmayacağını, yediğim bütün fırçalara rağmen öğrenemiyordum. Fırçalar ne kadar sert olursa, anlayışım o kadar kıtlaşırdı. Hepsinin fırça atma tarzı birbirinden farklıydı.

Çamaşırları yıkayamadan, sırf iyi niyetimden, kendimi ele vermişsem, mesela; beyazlarla renklileri, siyahlarla beyazları veya hepsini bir arada, çamaşır makinesinin içine, ite kaka tıkıştırmışken…

Düğmeye basıp çalıştıracağım yerde, safiyane, “Onun da yıkanacak bir iki parçası varsa aradan çıkarıveririm!” düşüncesiyle, yani affedilmeyecek bir tedbirsizlikle sorduğum soru üzerine, sorumu soru ile, “Yıkanacaklar siyah mı, beyaz mı, renkli mi canım?’’ cümlesiyle yanıtlamışsa…

Benim tereddüdümden, sözlü sınavda çalıştığı yerden gelmeyen soruya ne cevap vereceğini bilemeyen  okul çocuğu gözlerimden, iki elim önümde bağlı, hık, mık edip ezilip büzülmemden, sorusunun cevabını almış olurdu…

Gözlerini kısar, dudaklarında müstehzi bir büzülme, anneannemin dedeme bir türlü laf anlatamadığı zamanlardaki “La havle!” çekmesine çok benzeyen yumuşacık, sabırsız, tıslamaya benzer bir ses tonuyla, “Gene ayırmadın di mi siyahlarla beyazları?’’ der, elindeki kitabı koltuğun üzerine ters kapatır, başını sağa sola hafifçe oynatarak, “Nedir senden bu çektiğim!” der ve ayağa kalkardı…

Zarif, yumuşacık bir hışımla, kadınlara çok yakışan sevgi yüklü, belki birazcık da göstermelik bir öfkeyle, banyoya doğru bir imparatoriçe edasıyla ilerler, burnundan nefes alıyormuş gibi yaparak kaşlarıyla peşinden gelmemi işaret ederdi… Bendeniz cennet kuşu da parmaklarımın ucuna basa basa… Süt dökmüş kedi gibi başım hafifçe önde arkasından giderdim.

Sonrasındaki sahne hiç değişmezdi:

Az önce içine keyifle, ıslıklar çalıp, müziğin ritmine uygun danslar ederek tıkıştırdığım her renkteki çamaşırın, teker teker makinanın içinden çıkarılışını, siyahların ayrı, beyazların ve renklilerin ayrı ayrı istiflenişini, kara tahtada çözdüğü aritmetik problemini düzelten öğretmenini izleyen ortaokul çocuğu gözlerimle kıpırdamadan izlerdim.

Eğitimim devam ederdi; “Elinin kiriyle kadın işine karışma lütfen, yıkanacak çamaşırları kirli sepetine doldur, yeter…!’’

En çok da bu monoloğu, “Tamam mı canım!” diye bitirmelerini severdim.

“Canım!” demelerinde kinaye olsa bile…

Tonlamalar değişirdi, melodiler değişirdi, saç renkleri, boyları, posları hatta konuştukları lisan bile değişirdi… Değişmeyen bu üstü örtülü, bu yumuşacık fırçaların altındaki özen, sevgi ve ilgiydi. Biz erkeklerde olmayan…

Hanımefendilerin hiçbirine itiraz etmezdim. Haşa!… Katiyen…

İçimde iflah olmayan bir iyimserlik, dişi kuşlara verdiğim değer, onların yuvayı sahiplenmesinin bende yarattığı sevecenlik duygusuyla, evin erkeğine o en çok yakışan uysallıkla başımı sallar, fırçalar uzarsa, konuyu değiştirmek için, kelle koltukta cesaretimi toplar, “Akşam yemeğinde ne pişirmemi istersin aşkım?” diye sorarak yoğunlaşan havayı seyreltmeye, havadaki ağırlığı hafifletmeye çalışırdım…

Oysa siyah, beyaz, renkli olmuş ne fark eder, her türlü ayırımcılığa karşı olan ben, mavi gömleğimi, kırmızı iç çamaşırıyla, lacivert blucinimi, beyaz tişörtümle birlikte yıkayarak bütün renklere aynı mesafede durduğumu, hiçbirini diğerinden az ya da daha fazla sevmeden, ayırt etmeden, hepsine eşit muamele yaptığım düşüncesiyle kendi kendimi avuturdum.

Karşımdaki yüzler değişse de bu sahneler pek değişmezdi. Benim uysallığım, ilk başlarda hepsinin hoşuna giderdi. Uysallığım zorlamayla değildi lakin, içimden gelen böyleydi, huyum buydu, kadınlardan emir almak bana adını koyamadığım bir rahatlık, evin içine de bir huzur veriyordu.

Komutanlık kadınlara daha çok yakışıyordu, böyle düşünüyordum. Dahası var; kiminle birlikteysem, içimden ona doğru en yoğun duygular, sevgi, şefkat, koruma, kollama, tutku, aşk fışkırıyordu. Kimilerine göre benim zayıf noktam olsa da onları mutlu görmek bana dünyalar değerdi; sürprizler, hediyeler, seyahatler, ilk başlarda hepsinin pek hoşuna giderdi. 

Bunları kanıksamaları heyhat!

Zurnanın zırt dediği yer burası, kanıksamaları çok da uzun sürmezdi. Öyle bir geçerdi ki zaman, içimden çıkan sevgi seli, hediye, uysallık, söz dinleme, seyahat, sürpriz, jestler… Bunlar mecburiyetim hâline gelirdi. Artık ne yapsam nafile, yetmezdi. Ben ne yapacağımı bilemezdim.

Hanımefendi, benim dışarda nelerle uğraştığımı, aslında kim olduğumu unutup, evin içindeki uysallığımı, zayıflık olarak değerlendirmeye başlayınca komutanlık rütbesini benimseyip, otoritesini abartmaya, verdiği talimatların içindeki sevgi  dozajını azaltmaya…

İlk başlarda o çok hoşuna giden, yüzlerce minik öpücükle uyandırılmayı, elinin tersiyle, “Uff yeter artık, sabah sabah öpme beni, bırak biraz daha uyuyayım…” diyerek sevgi tezahüratlarımı karşılıksız bırakmaya başlarsa yerçekimi kanunları devreye girer, ilişki serbest düşüşe geçerdi. İçimden çağlayan sevginin, şelale gibi akmaya devam etmesi için, mutlaka karşılık bulması, bana geriye dönmesi gerekti; geri dönmeyen sevgi seli, içimdeki kaynak ne kadar taşkın olursa olsun, beslenmediği takdirde gün gelir debisini kaybederdi.

Kabahat her zaman bendeydi… Sık, sık yalnız kalmalarım, terk edilmelerimin sebebi; sevgimin dozajını ayarlamayı beceremememdendi.

Aşk acısı, ince ayrılık sızısı, zaman merhem oluyordu, anılarla avunuyordum. Tıpkı bir çırpıda içip bitirdiğim kahve fincanının dibindeki telveyi etrafa belli etmeden, yavaşça yalamaya çalıştığım zamanlardaki gibi. Tortu. Türk kahvesinin en sevdiğim yeri. Anılar. 

Yaşanmışlıklar. Kalp kırıklıkları bitip de ayrılıklara üzülmek yerine, yaşanmışlıklar için mutlu olmayı seçince, anıların kıymetini anlıyordum. İşte o zaman o tortu, kahve fincanının dibindeki telvenin tadı gibi imgelemimde eşsiz güzellikler yaratıyordu.

Ah benim sair tarafım… Bende kalanlar hep mi en keyifli anlardı?

Hayal gücüm, bütün yaşanmışlıkları, tortuları evirip çeviriyor, geçmişteki nahoş hadiseleri bile kakofoni olmaktan çıkarıyor, bir senfoni mükemmelliğinde yeniden yaşatıyordu.

Yediğim fırçaları bile özler hâle geliyordum. Mutfakta mesela, “Yahu, sen esas, yaptığım yemeklerin lezzetine bir baksana…Ne olmuş yani, azıcık dağılıvermişse mutfak?’’

Diyemezdim… Dağınık çalışıyormuşum…Mutfaktan çıkarken arkamda bıraktığım enkaz hepsini deli ederdi. Bunun istisnası ilk gecelerdi…

Müstakbel dişi kuşlar, ilk defa geldikleri evimin mutfağındaki dağınıklığa, o gece katiyen kusur bulmazlar, mutlaka sabahı beklerlerdi… Mesela, dışarıda birkaç buluşmadan sonra, flörtleşme süresi haddinden fazla uzamışsa, “Tamam mı- devam mı!” zamanı gelmiş de geçiyorsa, ben hanımefendiyi son bir gayretle, kendi mutfağımda, ellerimle hazırlayacağım, “İstiridye soslu makarna, salata ve buz gibi bir şişe beyaz şarap” akşamına davet etmişsem…

O gece mutfağın dağınıklığı hiçbirinin umurunda olmazdı. Aksine, ne kadar becerikli olduğumu, kimi sahici bir hayretle, övgü dolu sözlerle, kimi birazcık abartıyla, ama hepsi de kadınsı bir zarafetle, gecenin sihrine yakışacak fısıltıyla övdükçe över, çoğu tek tabakla yetinmez, nazlansa bile ikinciye hayır demez, istiridye soslu makarnam büyük sükse yapar, bir şişe katiyen yetmez, gecenin sonunda çoklukla hedefe yaklaşırdım.

Hedefe yaklaşan, acaba, gerçekten ben miydim, yoksa öyle mi vehmederdim?

Bana mı öyle gelirdi, yoksa hedefe yaklaşmamı, bir orkestra şefinin incelikli maharetiyle yöneten hanımefendinin kendisi mi olurdu? Onların gönlü olmasa, onlar müsaade etmese, çoktan kararlarını vermiş olmasa, bizim değil hedefe yaklaşmamız, onların yanlarına bile sokulmamız mümkün olabilir miydi? O sıralar, böyle bir soru aklıma gelmezdi, genç erkek egosuyla ben, her zaman kendimde zannederdim kerameti…

Ama gene de beni hedefe ulaşmaktan daha çok, hedefe giden yolculuk, uğraşma, didinme, “Davet, ay, hayır, belki, evet,” seyahatin kendisi büyülerdi. Sonunda ellerimle özene bezene hazırladığım yemekler sükse yapar, şarap su gibi akar, içimizde hafif kıpırtılar başlardı.

Şarap kadehlerinin eşlik ettiği sohbetleri, kahve, konyak- tekila, irili ufaklı kadehler izler, sohbetler devam ederken dizler birbirine değerdi… Fonda hafif, romantik bir müzik, büyülü hayaller, gidilmiş, gidilecek o güzel, uzak ülkeler, seyahatler… Sonra konular biter… Sonra sessizlik gelirdi… Sessizliğin verdiği gerginlik, birbirinden kaçırılan gözler, nereye konulacağı bilinemeyen eller…

Havada, tutulacak kadar koyu bir ağırlık olurdu, sabırsız, sinirli bir bekleyiş, sağa, sola bakmalar, huzursuz kıpırdanmalar… “Eee, şimdi ne olacak?”

İlk hamle erkekten beklenirdi. Ben buna anlam veremezdim. İlk hamleyi kadının yapması her şeyi nasıl kolaylaştırırdı oysa…Sırf bu yüzden, benden beklenen ilk hamle gecikirdi…

Benim şair yüreğimde gümbürtüler, şimşekler, yıldırımlar, gök gürültüleri, heyecandan elim ayağıma dolaşır, basiretim bağlanır, sessizlik ânı uzadıkça uzardı.

Uzayan sessizlik, kararsızlık anları, sabırsızlanan hanımefendilerin beden dilleri “Ne bekliyor bu salak daha acaba!” ya da “Uf bütün gece bunu mu bekleyeceğiz burada!” derdi.

Kimi pılısını pırtısını toplar, söylenerek kapıyı arkasından çarpar, beni istifhamlarımla baş başa bırakıp çıkar giderdi. “Neyi yanlış yaptım acaba?”

Gitmemeleri için bir tek öpücük yeterdi.

Ne çok erken ne de çok geciktirilmemesi gereken… İlk öpüşme…

O sihirli, biricik, özel, bir daha ne tekrarı ne geri dönüşü olan…

O an…

Daha bir saniye önce gergin, çekingen, tedbirli iki yabancıyken, kendilerini birbirinin kollarında bulan…

Arzulu iştahlı, tutkulu iki insan!

Sabahlara kadar, bedenlerini, duygularını, ruhlarını karşılıklı keşfe çıkacak, tutkuyu, sevgiyi, coşkuyu, bir daha geri gelmeyecek o eşsiz ilk geceyi paylaşan…

Birlikte gökyüzüne çıkıp bulutların üstünde saatlerce dolaşan… Bütün bunlar, her şey o ilk hamleye bakardı, yaptın- yaptın…Bir anda olup biterdi… O hamle, sadece o gecenin değil bütün birlikteliğin en kritik anıydı, “Evet!” ya da “Hayır!” ânı, karar ânı…

İlk hamleyi yapan erkekler, bununla beraber, yeni bir kıta keşfetmişçesine kasım kasım kasılır, büyük bir iş yapmanın mutluluğunu yaşardı. Kimine bu mutluluğu kendi içlerinde yaşamak yetmezdi. Ben böylelerini iğrenç bulurdum. “Ben falancayı tavladım, filancayı şöyle götürdüm!” diye, mahalle kahvesinde, birahanede, erkek erkeğe meclisinde, böbürlenmek zavallılığı, içi boş erkeklerin ortak hastalığıydı…

İyi de kadını tavlayan gerçekten kendisi miydi, yoksa kadın müsaade etmişti de beyimiz mi öyle vehmetmişti!

Orantısız zekânın en çok devreye girdiği, zurnanın zırt dediği yer işte tam da burasıydı…

Biz erkekler, o incecik, zarif, alımlı varlıkları… Haketmediğimiz o melekleri tavladığımızı vehmederken, onlar kendilerine has, ustalıklı utangaçlıklarıyla, dengeyi bir kuyumcu terazisinin hassaslığında tutarak, bizi ne çok yaklaştırıp ne çok uzaklaştırarak, dişi örümceğin âdeta bir sanat eseri gibi ördüğü ağının içine, bizim, istekle, heyecanla, gönüllü olarak atlamamızı, o doğa harikası ağın, o kusursuz tuzağın içinde, içi hiç de dolu olmayan erkeklik gururumuzla debelenmemizi, sonunu kendi yazdıkları bir filmi izler gibi keyifle; kendimizi avcı, onları av vehmetmemizi, kendilerinin bir alt modellerini, yani biz erkekleri bazen düşünceli, ama her zaman sevgiyle, anlayışla, gülümseyen gözlerindeki acıma ifadesiyle seyrederlerdi…

İlk gecenin sabahı her şey değişirdi…

Bulaşık makinesine mesela, kristal şarap kadehleri tıkıştırılır mıydı, onlar mutlaka elde yıkanmalıydı. Hem de sabahı beklemeden. Şarabın tortusu kadehlerin dibinde yer yapmadan.

Oysa ben tortuları ne kadar severdim… Ruhumda biriktirdiğim anıların tortusunu… Geçen zaman, o anıların sadece en güzel olanlarını bırakırdı dimağımda.

O eşsiz kadınların beni nasıl bıraktıkları, neden terk ettikleri, giderken neler söyledikleri falan değildi bana geride kalan… Yok, hayır, benim hafızamda kalan onların bana yaşattıkları sihirli anlar. Tortularım oldum olası bana arkadaştılar. Beni ben yapan onlar. Kadınlar. Onlara minnettarım. Minnettarım o tortuyu, o eşsiz tadı damağımda bırakanlara.

Şimdi kalkıp bu düşüncelerle kendime sade bir kahve yapacağım.

Kahvemi yavaşça yudumlayıp bitirdikten sonra fincanın dibindeki telveyi, kahvenin tortusunu ağır ağır yalamaya başlayacağım. Zaman, mekân kaybolacak. Hatıralar…

Onların hakkını verebilmek için gözlerimi kapatacağım. Karlı bir Moskova akşamındayım.

Büyükelçiliğin Balo Salonu. Küçük bir orkestra Shostakovitch ikinci valsi çalıyor. Gözleri gözlerime değiyor. Büyüleniyorum. Yerçekimi kayboluyor.

Buradan geri dönüş yok biliyorum; “Gene beyazlarla siyahları ayrı yıkayacağım… Kristal şarap kadehlerini, katiyen bulaşık makinesine atmayacağım…”

Bir adım, bir adım daha atıp elimi uzatıyorum. Yolculuk başlıyor.

Kim bilir bu sefer nasıl emsalsiz bir tortu kalacak dimağımda…

Engin Çolpan
Engin Çolpan
Kadıköy Maarif Koleji ve İTÜ Mimarlık mezunuyum. Yüzme, bisiklet, klasik müzik, jazz, şiir, edebiyat ve güzel olan her şeyin tutkunuyum.

POPÜLER YAZILAR