Pastel renkli yemenisi, pamuklu uzun entarisi, pembe yanakları ile söylene söylene çıkageldi anneannem. Evden eşyalar gidiyordu. “Tüh!” dedim hanım sultanı görünce, “Ne halt edeceğim ben şimdi!”

Nefes nefeseydi, bir alt katımda oturuyor, merdiven yirmi bir basamak, asansör meşgul, evden eşya taşınıyor, vızır, vızır, bıçkın hamallar…

Yüzünde şaşkınlık ifadesini saklamadan, hamallara bakıyor anneannem. Bir boşalan salona, bir bana baktı; ellerini iki yana açtı, cin gibi bakan ela gözlerinde “Ne oluyor oğlum burada?” anlamına gelen soru işaretleri okunuyordu.

Boşandığımı kimseler bilmiyor, büyüklere söylemedik, öyle buyurdu eski eşim, “Söylemeyelim de barıştırmaya kalkmasınlar…”

Yüzümde yaramazlık yaparken yakalanmış suçlu çocuk ifadesi, benden gık çıkmayınca büyük hanımın o yumuşacık, tonton sesi gecikmedi, “Hayır olsun oğlum?”

“Oğlum!” derken sesinde biraz titreme, çatallanma olsa da her zamanki yoğun sevgi tınısı ağır basıyordu. Beni kendime getiren o tını oldu.

Çocukluğumdan beri neşeli hâllerime alışıktı anneannem, “Hiç mi durulmayacak bu çocuk!”

İçimdeki karmaşayı gizlemeliyim. O üzülmesin. Her zamankinden farklı görünmemeye çalıştım, gülümsedim, “Gel anneannecim, arka tarafa geçelim…”  Koridordan geçtik, yatak odası bomboş, hamallar talimatlı gelmiş, “İlk önce yatak odası taşınacak bey!” Üzerinize afiyet, eski eşim talimat vermeyi pek sever.

Bomboş odaya girer girmez, anneanneciğimin mis kokulu tombik yanağına bir öpücük kondurdum. Biraz gecikmiş bir öpücük. Ne zaman anneannemi görsem onun o tombul, pembe, yumuşacık yanaklarına dalardım. Sevgimden.

Israrla vermeye çalıştığım mesaj, “Bak ben iyiyim, üzülmüyorum, sen de üzülme anneanne!”

“Sen merak etme ne olur, biz anlaşarak boşandık anneanne, eşyalar da eskimişti zaten, artık yenisini alırım!”

Yemedi anneanne, dimdik gözlerimin içine bakıyor, gerçek duygularımı nasıl saklarım, gözünden bir şey kaçmaz ki onun.

Hareketleri ağır, düşünceli, yedi tilkinin kuyrukları birbirine değmeden gezindiği rivayet edilen beyninden neler geçiyor acaba… Bir adım attı dışarı, koridora, kaşları çatık, onaylamadığı belli, elleri arkasında, diğer yatak odasının kapısını açtı.

Açar açmaz içerde göz kamaştıran bir parıltı.

Burası başka bir dünya, aydınlık, ışıltılı, dört yaşındaki oğlumun odası, sadece evin en çok güneş alan odası değil; sadece sabah güneşi değil burayı parıltılı yapan, oğlumun o güzel, o neşeli, çılgın, aydınlık, pırıl pırıl enerjisi her yerde.

Yerde deniz mavisi halı, üstünde oyuncaklar, araba, vinç, kamyon, dozer, lego takımları, oğlumun su yatağı köşede, kırmızı yatak örtüsü, yastıklar, duvarda çocuk resimleri, komodin, başucu lambası, yanında kitaplar, küçük prens, pıtırcık, martı.

“Burası ne zaman taşınacak oğlum?” diye sordu hanım sultan.

Gururla cevap verdim, her kelimenin, her hecenin üstüne basa, basa, göğsümü gere gere, “Burası taşınmayacak anneanne, Sinan bende kalıyor, çocuğumun velayeti bende!”

Oğlum Sinan, dört yaşını daha yeni doldurdu, bıcır bıcır, hareketli, güler yüzlü, yerinde duramayan ateş parçası. Dünyanın en tatlı çocuğu. Benim için yeryüzünde daha kıymetli bir şey yok… Üzerine titremek mi, ne kelime, içimde dünyaları onun ayaklarının dibine serme arzusu.

“Boşanmayı bir şartla kabul ederim!” dedim, “Sinan bende kalacak, gerisini sen al!”

Oğlumun velayetini üstüme aldığımı duyunca anneannem ne “evet” ne “hayır” diye tepki verdi. Onaylayıp onaylamadığını hemen belli etmedi. Etmedi ama biliyorum, anneannem gerçekçi, benim gibi şair ruhlu değil.

O gün orada bir şey dememesi hiç demeyeceği anlamına gelmiyor, tek başına benimle uğraşmak istemedi, aileyi arkasına alacak, Ana Kraliçe, yakında bir fırsatını bulur nasılsa.

Öyle de oluyor, çok geçmedi, annem, teyzem, dedem, çoluk çocuk; bütün aile toplanmış, onun o nefis yemekleri, sofradayız, konuyu döndürdü dolaştırdı bana getirdi.

“Bu çocuğun hemen evlenmesi lazım!”

Yemek bitmiş, irmik helvasını kaşıklıyorum, bu kadar mı lezzetli yemek yapılır anneanne, hele o Şam fıstıklarının tadı, bugün bile hâlâ damağımda.

“Ben artık evlenmeyeceğim!” diye kestirip attım, ağzım dolu.

Bunu bekliyormuş, “Zaten istesen de evlenemezsin ki!” diyor anneannem. “Kim ne yapsın çocuklu adamı!”

En sevdiğim yeri pembe tombul yanakları, öpüp sıkıştırmaya bayılıyorum, yerimden kalktım, sarıldım. “Bu yanaklar irmik helvasından bile tatlı!”

Otoritesinin kırılmasından rahatsız oldu, beni hafifçe ittirse de içi eriyor, biliyorum, sevgisi sonsuz.

Çocukluğumdan beri bana sevgisini sınırsızca akıtan iki kişi var, annem, anneannem, “Sizden öğrendim yahu, sınırsız sevgi, aile geleneği, oğluma nasıl farklı davranırım ben, nasıl mahrum bırakırım onu bu ailenin bitmez tükenmez sevgisinden… Ne ektiyseniz onu biçiyorsunuz çocuğunuzda!”

Gür sesiyle, “Aferin oğlum!” diyor dedem, “Çocuk mu kaptırırmışız biz başka bir aileye!”

Onların da kapmak diye bir derdi olsa ya, bunu bilmiyor dedem, kendisi çocukları ve torunları için yaşıyor, dedem herkesi kendi gibi sanıyor.

Babasından güç aldı ya annem, “Tabii, diyor, elbette ben bakacağım yavruma!”

Anneannem pabuç bırakmıyor, “Yorulacaksın kızım”, diyor, “nasıl başa çıkacaksın? Bütün gün yerinde durmuyor ki hayta.”

Birileri hatırlattı anneanneme, “Sen de Engin’e bakmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdın ama hem de bayıla bayıla.”

Yeni eşyalar almam lazım eve. Gittim, bütçemin yettiği kadar satın aldım. Yatak merdivenlere sığmadı, arka balkondan çektiler yukarı.

Anneannem durur mu, söylenmeye başladı.

“Tek başına ne yapacaksın bu kadar büyük karyolayı?” Kızdırmak için tane tane konuşuyorum.

“Tek başına yatmayacağım ki anneanne!”

Ben boşandığımdan beri Ana Kraliçe’nin işi gücü benimle. Nasıl kaygılı, nasıl meraklı. En büyük torunu boşandı ya, onun en hassas yanı.

Bazı geceler geç geliyorum eve. Hafta sonları, cumartesileri oğlum annesinde. Gecenin kaçı olursa olsun, beni pencerelerde bekliyor anneanne. Perde aralık, camın önünde, yemenisi de bembeyaz gecelik entarisi de.

Benim arabamın yokuştan indiğini görünce perdeyi usulca örtüp arka tarafa geçiyor, arka pencereden de bakacak, “Kiminle geldi bu çocuk acaba, hem de gecenin bu saatinde?”

Apartmanın arka pencereleri otoparka bakıyor. Arabayı park ettim, onun tam gözünün önüne. Bilerek, mahsus, anneanneme her şeyin yolunda olduğunu göstermek için fırsat.

Arabadan dans ederek çıkıyorum. Gittim yan kapıyı açtım, elimi uzattım, kız arkadaşım elimi tuttu, inmesine yardım ediyorum, hareketlerim abartılı, “Anneannem acaba her şeyin yolunda olduğunun mesajını aldı mı?”

“Her şey yolunda anneanne, bak neşeme, bak da rahatla, hadi git uyu artık, gecenin ikisi olmuş, ne kaldı sabah ezanına…”

 El ele apartmana giriyoruz, anneannem pencerede. Nasıl meraklı, bizi izliyor yukardan. Kız arkadaşım da bana uyuyor, ikimizde de dans figürleri, ikimiz de zırdeli, gece kim bilir kaç kadeh içildi.

Siz hiç asansörde seviştiniz mi?

Merak ediyor anneannem, hem de nasıl.

“Kimin nesi bu kızlar… Nasıl bu kadar rahatlar?” Eski kadın o, eski gelenek, ona göre evlenmeden olmayacak işler bunlar.

İlk başlarda çekingen davrandı. Kendini zapt ediyor, bir süre gelmedi yukarı ama aklı fikri burada. Tanıdıkça ısınacaktır kız arkadaşlarıma.

Hele Doktor Ferda, onu tanıyınca tutturdu anneannem, “Evlen artık bununla!”

Nasıl tutturmasın? Ferda, her seferinde, şikâyeti olsun olmasın, onu muayene ediyor, oturup sohbet ediyor, gidip kahvesini yapıyor, sanki artık evin kızı.

Gene bir aile meclisi, gene aileyi arkasına alacak, gene anneannem bastırıyor,

“Evlen şu kızla, evlen de düzene girsin hayatın!” Bu sefer annem de katılıyor, “Evet oğlum, evlen ya!”

Oysa şimdi hayatımda her şey daha düzenli, hayatım fıstık, tıkır tıkır işliyor sistem. Akşam yemekleri tam zamanında, saat tam yedide…

Eşim hanımefendi, yok spor salonuna gitmiş de yok güzellik salonundan gecikmiş de… Artık geç kalan kimse yok eve…

Oğlumun hayatı da düzene girdi. Annesi yemeğini yedirecek diye dokuzlara kadar beklemiyor. Saat tam sekiz buçukta karnı tok, sırtı pek su yatağının içine giriyor, ben başucundayım. Mavi halının üzerinde bağdaş kuruyorum, “Bugün ne okuyacaksın bana baba?” Küçük prens okuyorum oğluma, Pıtırcık, artık ne olursa. Sağ elimde kitap, sol elim onun ipeksi saçlarında.

Saçlarını okşamama bayılıyor, güven duygusu. Yavaş yavaş uykuya böyle huzur içinde dalıyor, nefes alışverişleri ritme giriyor, gözleri kapanıyor, ben alnına bir öpücük konduruyorum, “İyi uykular yavrum!” diyorum fısıltıyla, sonra usulca ayağa kalkıyorum. Nadiren uyumamış oluyor yavrucak, “Yaa, gitmesene baba daha…”

Hemen çöküveriyorum halıya, “Gider miyim oğlum…” o uyuyana kadar ellerim gene saçlarında.

 Odasından çıkınca kapısını hafif aralık bırakıyorum. Uykusu derin, gece uyanma huyu yok.

Annem olmasa ne yapardım bilmiyorum. Bir alt sokakta oturuyor annem. Sabahları erkenden geliyor, ben işe gitmeden önce. Bazen akşamdan, ben dışarı çıkacaksam o gece.

Annemin açısından değişen çok fazla bir şey yok. ben evliyken de böyleydi. Biz işimize gidince, bütün gün torunuyla babaanne.

Onun hakkını nasıl öderiz Sinancım, babaannecik…O şimdi meleklerle.

İlk okul birinci sınıf, birinci gün, işten izin aldım. Sabah uyandık, baba oğul baş başa, önce duş sonra kahvaltı.

Bendeniz iki dirhem bir çekirdek, oğlumun elinden tuttum, Bahariye ilkokulu.

“Ben de burada okudum Sinancım, benim okuduğum okul da bu…”

“Gene aynı evde mi oturuyordunuz o zaman da baba?”

“Aynı evde oturuyorduk oğlum ya, üç katlı ahşap bir konaktı o zamanlar. Yıkılıp apartman yapılmamıştı daha…”

İlkokula başlamamışım henüz. Gene aynı bina, üç katlı yüksek tavanlı, yıkılıp apartman yapılmamış daha, arkası otopark değil. Meyve bahçesi, asansör falan hak getire. Döner merdiven, ahşap, cilalı merdiven korkuluğu. Trabzan diyor dedem. Dedemle anneannem giriş katında, orta kat teyzem için, evlendi evlenecek.

Biz en üst katta oturuyoruz. Merdivenleri adam gibi inmek âdetim değil, ya gözlerim kapalı merdivenleri süratle iniyorum, ya da trabzandan kayarak.

Hem nasıl hızlı kaymak bir görseniz, damarlarımdaki kan deli akıyor, saniyede on yüz milyon bin devir, zaten hiçbir şeyi yavaş yapamam ki…

Annem, anneannem, teyzem, kim bilir kaç kere ikaz etti. Hepsinin dilinde aynı söz, “Aman dikkat et oğlum düşersin!”

Düşüyorum.

Nasıl düştüğümü hatırlamıyorum bile. Kayarken değil herhâlde, kaymaya alışığım, trabzana binerken olmalı. Trabzana üstelik bir de ata biner gibi atlıyorum, dıgıdık dıgıdık dıgıdık…

Sonra işte o gün birdenbire boşluktayım. Gerisi karanlık, doğru en alt kata düşmüşüm, on beş, yirmi metreden, en alt kat bodrum, zemin mermer.

“Verilmiş sadakamız varmış!” diyor anneannem, tam mangalın üstüne düşmüşüm, küllerin içine, kıç üstü, gözümü açtığımda annemle teyzem başımda, korkudan kocaman açılmış gözlerine bakıyorum, gözleri yaşlı, ikisi de ağlıyor.

Kendime gelmem birkaç saniye alıyor. Annemin ağladığını görünce içimde bir panik, hep güler yüzlü, hep neşeli ya, hemen boynuna sarılıyorum, “Annecim n’olur ağlama!”

Çarşıdan yeni dönmüşler, iki kız kardeş, iki güzeller güzeli, iki afet. Annemle teyzem, beni evde bulamayınca bir merak, bir merak, merdiven boşluğundan aşağı bakıyor annem, o da ne, “Oğlum baygın yatıyor!”

Sanmışsın kıyamet kopacak…

Benim kalkıp eskisinden de azgın, koşuşturmaya başladığımı görünce rahatlıyor iki taze. Rahatlayınca üzüntüleri geçiyor. Şimdi fırça faslıdır, “Bir daha sakın yapayım deme…”

“Yapacağım işte…” diyorum, der demez kıçıma iki şaplak, annemden değil teyzemden, annem kıyamıyor ki bana vurmaya.

Bu ilk düşmem değilmiş meğerse, daha üç aylık bebekken teyzem salıncağımdan düşürmüş beni bir buçuk metre yüksekten. Alışığım demek, kafamda birkaç tahtamın noksan olması da bu yüzden, hiçbir yere sığamamam, çılgın hâllerim… Ah teyzem! Allah uzun ömür versin.

Teyzem, annemden yedi yaş küçük. O sıralarda annem yirmi altı, teyzem on dokuz olmalı, henüz nişanlı.

Bembeyaz üniformasıyla geliyor teyzemin müstakbel eşi, deniz subayı. Ona hiçbir zaman enişte demedim. Enişte kelimesinde bir mesafe var, uzaklık ifade ediyor. O ise o kadar yakın ki, o benim Necmi abim.

Öyle ya, ben onu hep abim belledim, öyle yakın hissettim.

Samimiyetsizseniz çocukları kandıramazsınız. Necmi abimin ilgisi, yakınlığı içten, sevgisi hakiki, onu görünce benim yüzümde gülücükler. Bir insana hemen mi bu kadar kolay ısınırsınız? Necmi abim olunca evet. Ömür boyu sürecek bir muhabbet…

Bir gün motosikletten düşmüş; geldi, kolu kırık, alçılar içinde. Bugün bile gözümün önünde o sahne.

Motosikletlere düşman oluyorum o çocuk hâlimle. Motosikletlere hiç heves etmemem bu yüzden. İyi ki de etmemişim, düşünemiyorum bile o deli dolu hâllerimle…

İlk okulun bahçesindeyim, oğlumu Sinan’ı bekliyorum. İlk günü nasıl geçti acaba? Son zil çaldı çalacak. Diğer velilerin hepsi hanımefendi, bekleyenlerin hepsi anne, anneler birbiriyle sohbet hâlinde.

Cıvıl cıvıl çıkıyor çocuklar, herkes annesine koşuyor, Sinan babasına. Kucaklıyorum oğlumu, ne hissediyor acaba? İçinden neler geçiyor, ne fırtınalar?

Boşanmak benim fikrim değildi, buna rağmen içimdeki o suçluluk duygusundan kurtulamıyorum. Onu fazladan şımartmalarım bu yüzden. Dile benden ne dilersen.

Seyahatlere gidiyoruz birlikte. Cumartesi sabahları konser, İstanbul Devlet Senfoni orkestrası, nefes almadan oturuyor yanımda Sinan. Dinliyor; Beethoven, Vivaldi, Mozart, seneler geçecek, çalınan parçaları daha başlangıç tınılarından tanıyacak.

Moskova, İngiliz Okulu, hazırlık sınıfı falan yok. Sinan İngilizce bilmiyor, ilk üç ay içine kapandı, ne konuşulduğunu bile anlamıyor. Evde Rusçadan başka lisan bilmeyen bir dadı. Tamamen Rus sporculardan oluşan yüzme takımı.

Bir akşam işten geldiğimde, bıcır bıcır, oğlum fabrika ayarlarına dönmüş, neşeli, nasıl seviniyorum, “Ne oldu lan bugün?”

Müdür Henry Searle, bir gramofon getirmiş sınıfa, “Bu müzik parçasını kim tanıyacak?” diye sormuş.

Sağına soluna bakınmış Sinan, sınıf arkadaşlarından parmak kaldıran yok, “Soruyu doğru mu anladım acaba?” Çene hizasına kadar kaldırmış elini.

“Evet Sinan!” diyor müdür, “Söyle bakalım biliyorsan…”

Söylüyor Sinan, “Ama bu Mevsimler…” diyor, “Bestecisi Vivaldi…”

İngiliz, Kanada, Amerikalı diplomat çocukları, onlar bilemiyor, Sinan biliyor.

Alkışlatıyor müdür Sinan’ı bütün sınıfa.

Kendine güveni geri geldi oğlumun o günden sonra. Hem İngilizcesi hem Rusçası sular seller gibi ilk altı ayın sonunda…

Bir taraftan okul, diğer taraftan yüzme antrenmanı, tam altı gün haftada, kulübünün adı Spartak Moskova.

On sene böyle geçecektir, baba, oğul, Moskova.

Sigmund Freud’un bir sözü geliyor aklıma, “Bir gün dönüp geriye baktığınızda, en çok o mücadele günlerini hatırlayacaksınız, hayatınızın en güzel zamanları olarak onlar kalacak aklınızda…”

Moskova’ya bir seneliğine gitmiştim, patronlarla anlaşmam öyleydi. Öyle ya oğlum vardı. Oğlum, annemle kalmıştı Kadıköy’deki apartman dairesinde, okyanus mavisi halısı, oyuncakları. Her akşam telefondaydık, bir akşam yumurtladı.

“Ben de Moskova’da yaşamak istiyorum artık baba seninle.”

Hiç bu kadar güzel bir ültimatom almamıştım, beni bu kadar sevindiren.

Dünyalar benim olmuştu.

“Hay, hay…” dedim kendi kendime, çocukluğumu hatırladım hemen. Ne paralellik ama…

İlkokul üçüncü sınıftayım, annem, babam, kız kardeşim Pendik’te, taşınmışlar. Babamın yeni işyeri orada.

Ben dedem ve anneannemle Kadıköy’de kaldım. Anneannem ısrar etti, gönüllü oldu, “Bırak Nuran oğlanı bana, okulundan ayrılmasın çocuk, ne yapacak oralarda?”

Pendik o zamanlar taşra muamelesi görüyor, anneannem, dedem benim üstüme fazlasıyla düşüyor, bendeniz sanırsınız küçük bir şehzade.

Durduğum yerde duramıyorum. Nasıl iştahlıyım, üç öğün, dört öğün, beş öğün, anneannem de bir güzel yapıyor ki yemekleri, nasıl lezzetli, direk tencereye dalıyorum. Ne yapayım, yemek saatine daha çok var, ben açım.

Hele kokular, kokuları duyunca hemen acıkıyorum.

Anneannem bir yediklerime bakıyor, bir kemiklerimi sayıyor, çöp gibiyim, ipince.

 “Bu oğlanın karnında kurt var galiba, yedikleri hiç yaramıyor, baksana şuna!”

Ramazan geldi, büyükler oruç tutmaya başladı, ben kusur kalır mıyım? Onlarla sahura kalkıyorum. Büyük, ruhani bir şeylerin parçası olmak hoşuma gidiyor… Oruçlu oruçlu okuldan geldim, önlüğümü fırlattım bir kenara. Tam çıkacağım sokağa, zınk diye durdum, kokular… Doğru mutfağa.

Koca bir tencere, kapağını açtım, irmik helvası. Daha sıcacık, çekmeceden bir kaşık, öyle tatlı kaşığı falan değil, bildiğin yemek kaşığı, utanmasam kepçeyle dalacağım, öyle hergele.

O irmik helvası, helva değil efsane. Giriştim elimde kaşık, gözlerim kapalı, hele o şam fıstıklarının tadı…

Tencere yarılandı, utandım, durdum, istemeyerek kaşığı bıraktım, yallah Engin dışarı.

Yokuştan aşağı koşarak iniyorum, birden aklıma geldi, “Aa ben oruçluyum!” Zınk, sıkı bir fren. Nasıl korktum, orucumu bozdum, günaha girdim, ya çarpılırsam şimdi, koştum, gerisin geri. 

“Anneanne, anneanne, ben irmik helvasından yedim, orucum bozuldu, ne olacak şimdi?”

“Git ağzını çalkala, tekrar niyet et, zararı yok, üzülme, bir şey olmaz…”

Nasıl rahatladım, çarpılmayacağımı öğrendim ya!

“Oh, korkacak bir şey yokmuş!” Hoplaya zıplaya çıktım sokağa, içimde bir rahatlama, irmik helvalarının tadı hâlâ damağımda.

İftar vaktine ne çok zaman var daha…

İlkokul üç bitti, dörde geçtim, yaz tatili; Pendik’te denizden çıkmıyorum. 

Okul vakti yaklaşıyor, ben artık Kadıköy’e dönmek istemiyorum.

Annemin yanında olmak irmik helvasından daha tatlı.

“Anne!” diyorum, “Pendik’te yaşamak istiyorum ben, seninle…”

Annemin gözlerinden sevinç okunuyor.

“Dünyalar benim oldu oğlum!” Hayatında aldığı en tatlı ültimatom olmalı, bunu o sıralar anlayamıyorum.

Moskova’da benzeri bir ültimatomu oğlumdan alana kadar da anlamayacağım.

“Moskova’da yaşayacağım ben baba, senin yanında!”

Bana gösterilen ihtimamı ben de oğluma göstereceğim, tıpkı onun da kendi çocuklarına gösterecek olduğu gibi.

Mal, mülk, han, hamam, apartman değil nesilden nesile kalan, gerçek servet bu, anlayış, sevgi, şefkat, ihtimam!

Bizlere sevgilerini sınırsızca akıtan büyüklerimize, bize bu paha biçilmez serveti aktaranlara…

Özlemle, Sevgiyle, Saygıyla, Minnetle!

Bu yazı sana ne hissettirdi?