Eleni, sabaha karşı uyandı. Yatağındaydı, tek başına. Kocası yoktu yanında. Usulca yerinden kalktı. Dört bebesinin dördü de uyuyordu.
“Hristo gene salonda sızıp kalmış olmalı, gidip yatağa yatırayım bari…” diye söylendi. Ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı…
Salonu geçti, mutfak, banyo, odalar… giriş holüne gelince durdu. Askılık boştu.
Ne şapkası vardı ne de pelerini. Kocasının alameti farikası olan şapka ve pelerin. En pahalı kumaştan, özel dikim, ipekli.
Her akşam homurdanarak kapıdan giren adamı, yüzünde geniş bir gülümsemeyle karşılardı Eleni.
“Hoş gelmişsen paşam, safalar getirmişsen evimin direği…” İnce narin biçimli elleriyle kocasının şapkasını, pelerinini alır, askılığa asar, kocasının mezesiyle rakısını hemen önüne sürerdi.
Askı boştu… Durdu Eleni, incecik parmaklarıyla askıya tutundu, bir müddet öylece kalakaldı.
Adeta olağanüstü bir şey bekler gibiydi; sanki askıya yeteri kadar asılırsa bir mucize olacakmış, kocasının şapkasıyla pelerini askılıkta belirecekmiş gibi.
Belirmedi.
Kocası Hristo bazı akşamlar eve geç gelirdi. Buna alışıktı Eleni.
“Lakin bu farklı!” diye içinden geçirdi, “Sabah oldu olacak… başına bir şey gelmiş olmasa bari…”
Mutfağa döndü, bebeklerin sütünü ocağa koydu. “Bir kahve de ben içsem…” diye mırıldanırken dış kapıda bir tıkırtı duydu.
Hristo Usta, dededen kalma kuyumcu dükkânını öğlene doğru açtı, şapkasıyla pelerinini gelişigüzel bir kenara fırlattı. Kapıya çıktı, dükkânının önüne bir tabure attı. Çarşıda işler epeydir kesattı.
Çok şekerli bir kahve söyledi, bir de filtresiz cigara yaktı. Öğle vakti çarşıdaki birkaç dükkân daha kepenklerini açtı.
Yan komşusu Fırıldak İzzet dükkânını geç açanlardandı. Halılarını dış tezgâha serdi, işini bitirince Hristo’ya seslendi.
“Var mısın bir tavla partisine efendi… Kaybeden bu gece hesabı öder… Biliyorsun, bu akşam da Madam Hayganoş’un kızları bekliyor bizi…”
Hristo sağına soluna bakındı, elini dudağına götürdü, “Aman vre kuzum,” dedi, “ne bağırırsın, yerin kulağı var, ya Eleni duyarsa…”
Bir zamanlar şehrin en güzel kızıydı Eleni. Hristo’ya dört senede nur topu gibi dört çocuk verdi. Vermekle de kalmadı, eteklerini belinde topladı, koca evin işlerini tek başına sırtlandı. Yemek, temizlik, ev işleri ve 4 çocuk.
“Ne yardımcı isterim evimde ne hizmetçi, hepsine ben yeterim…” dedi.
Bunca yüke rağmen, gıkı çıkmaz, şikâyet nedir bilmez, kocasını her akşam güler yüzle karşılardı. Gözü gibi baktığı çocuklarının üzerine titrerdi. Onların hatırına kocasının kaçamaklarını sezer ama bilmezden gelirdi… Zaten Madam Hayganoş’un namını Trabzon’da duymayan mı kalmıştı…
O gece de Hristo evine horozlar öterken geldi. Kahvaltı sofrasında kocasıyla konuşmaya çalıştı Eleni.
“Selanik’e dönsek mi, ne dersin? Bak herkes gidiyor şehirden…”
Kimler gitmemişti ki…Komşularından Madam Anahit ile Mösyö Artem’in daha dün sabah yola çıktıklarını söyledi.
“Sen daha iyi bilirsin bey, ama…” dedi. “Herkes Anadolu’da savaşın eli kulağında olduğunu söylüyor…”
Keyfi gıcırında olan Hristo, kendi deyimiyle, “Öyle kadın kısmının aklına uyacak yumuşaklardan değildi…”
Aklı fikri bir önceki gecede, Madam Hayganoş’un on dokuz yaşındaki yeni sermayesi Benli Nigar’daydı. Genç yaşına rağmen ustalıkla damıttığı aşk oyunlarında… Sabaha karşı malum evden çıkarken, akşama geleceğine söz vermişti, fena halde aşk sarhoşu…
Kahvaltısını aceleyle bitirdi, evden çıkarken karısının yanağını okşadı, “Sen merak etme, şehrin en önemli esnafı senin kocan, koskoca Nehaltettin Efendi’nin mahdumuyum, kuyumcular kralıyım bugüne bugün, kimsecikler dokunamaz bize burada…”
Üç ay sonra karısının dediğine geldi. Aceleyle girdi evden içeri bir akşamüstü, şapkasını ve pelerini askıya astı, telaşla seslendi karısına, “Eleni, varasın hemen yanıma…”
Yola çıkılacaktı. En kısa zamanda. Selanik’e. Hristo sattı, savdı, yükte hafif, pahada ağır neyi var neyi yoksa bir çekmeceye doldurdu. Hazırlıklar birkaç gün içinde tamamlandı. Bir de yaylı araba ayarlandı. Hep birlikte, karısı ve dört çocuğuyla, uzun yolculuk başladı. Lakin yola çıktığında bile Hristo’nun aklı fikri Madam Hayganoş’un evinde, geceler boyu seviştiği genç irisi Benli Nigar’daydı.
Günler günleri, haftalar, haftaları kovaladı. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Köyler kasabalar geçtiler; dağlar ovalar aştılar. İki denizin kıyıcığındaki kocaman kente geldiler.
“Burada mola vereceğiz…” dedi Hristo, belli etmiyordu ama biti kanlanmıştı gene. Üçüncü sınıf bir otele yerleştiler ailece… Sabaha karşı geldi Hristo otel odasına ilk gece. İkinci gece daha geç, üçüncü gece daha da geç geldi. Dördüncü gece hiç gelmedi Hristo.
Dört gün daha bekledi Eleni. Sağa başvurdu, sola başvurdu, günlerce Hristo’nun yolunu gözledi. Yok, yok, yok, adam yoktu. Sonra çekmecenin de gittiğinin farkına vardı. Para, pul, altın, pırlanta, neleri var neleri yoksa hepsini almıştı Hristo, hem almış hem sırra kadem basmıştı. Eleni, en büyüğü dört yaşında, dört bebesiyle baş başa, beş parasız kalmıştı.
Dördüncü günün sonunda gözyaşlarını sildi elinin tersiyle, aldı eline atların dizginlerini, “Deh, deh, deh…” diyerekten yola düzüldü. Yol iki sene sürdü, dört çocuğundan ikisini yolda gömdü. Selanik’e vardılar beş parasız. Evlere temizliğe gitti, dikiş dikti, ütü yaptı, iki çocuğunu namerde muhtaç etmedi. Zamanla, uzak akrabalarını buldu, işlerini yoluna koydu, kocaman bahçeli bir eve yerleştiler. İki çocuk ve Eleni. Gençti, güzeldi, taliplerinin hiçbirine yüz vermedi, varsa yoksa çocuklarıydı.
Aradan iki, bilemedin üç sene daha geçti. Bir pazar sabahı Eleni bahçede oturmuş bulmaca çözüyordu. Çocukların seslerinin kesildiğinin farkına varmadı. Nefes nefese yanına koştu çocukların ikisi de: “Anne, anne, koş bak, kapıda bir dilenci var…”
“İyi ya…” dedi Eleni, entarisinin cebinden birkaç kuruş bozuk para çıkardı, “Veriverin zavallıya…”
Parayı alan çocuklar az sonra geri geldi. “Anne, dilenci parayı istemiyor…”
“Ya ne istiyormuş boyu devrilesice…?”
“Seni görmek istiyormuş anne…”
Bahçe kapısının dışında pejmürde kılıklı bir adam dikilip duruyordu. Adamın kıyafetleri yırtık, saçı sakalı birbirine karışmıştı.
Eleni ayağa kalktı, yaklaştı.
Adamın yüzüne, üzerindeki eprimiş pelerine, önünde kavuşturduğu iki elinde sımsıkı tuttuğu buruşuk şapkasına baktı, elini ağzına kapattı. “Hristo sen misin yoksa?”
Hristo, gözlerinde yaşlar, başı öne eğik, omuzları çökük, öylece duruyor, Eleni’yle göz göze gelemiyordu.
Uzunca bir sessizlik… Hristo’ya asırlar kadar gelen uzun bir sessizlik,
Eleni tek bir soru bile sormadı, “Neredeydin, hangi cehennemde, kiminleydin, paralar nerede, ne yaptın, neden geldin…?”
Ne bir sitem ne bir azar ne bir soru…
Bütün bu soruların beyhude olacağını biliyordu, uzun bir aradan sonra konuştu….
“Askı…” dedi. Bahçe kapısının arkasındaki askılığı işaret etti “Şapkanı as oraya…ha, şöyle, pelerinini de…Gir içeri, elini yüzünü yıka şimdi, sonra da otur mutfakta, patatesleri ayıkla…”



