Pazartesi, Ağustos 17, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bayram

Bugün arife, yarın bayram. Pencerem açık, köydeyim, bahar kokusu havada. Ve manzara… Yemyeşil çayırlar, uçsuz bucaksız, gözümün yettiğince… Köyün kızları çamaşır yıkıyor Aras Nehri’nin eteklerinde… Allı yeşilli fistanlar, gelişigüzel bağlanmış yemeniler, rengarenk… Çiçek bahçesi sanırsınız. Ah bir görseniz…

Köyün kızlarına hayranım ben. Şarkısız duramıyorlar. Sanki o büyük depremi onlar yaşamamış. Evleri yıkılan, köyleri yerle bir olan, kırık dökük binalarda, mağaralarda yaşayan onlar değil sanki. O felaketin üstünden sadece beş ay mı geçti? Başlarına gelen her şeye rağmen, cıvıl cıvıl, hayat dolu yahu bu kızların hepsi. Açık penceremden onların şen şakrak kahkahaları doluyor içeri. Şarkıları, birbirine takılmaları, türküleri… Eksik olmuyor ki hiç. Eksik olmuyor kız neşeleri.

Kadınları hiçbir zaman ikinci sınıf varlıklar olarak görmedim. Haşa. Tam tersi, kıvrak zekâları, ölçülü cevapları, yumuşak kurnazlıkları, espri kabiliyetleri… Onlar zarif, dirençli. Onlar büyüleyici…. Bizden daha üstün oldukları su götürmez, tartışmam bile. En çok da neşelerine hayranım. Hayatı olduğu gibi kabul etmelerine ve ona bir kuyumcunun sabrıyla şekil vermelerine ve sakin güçlerine.

Sakin güç deyince anneannem gelir aklıma. Anneannem deyince de bayramlar gelir.

Hiçbir bayram yoktu ki çocukluğumda anneannemin etrafında toplaşmamış olalım. Kızları, biz torunları ve… damatları. Bu sıralama Anneannemim verdiği önem sırasına göre. Onun hayatında kızları ve torunları bir tarafaydı, bütün dünya diğer tarafa. Damatları bile onun kafasında yedi tane tilkinin dolaştığını, hiçbirinin kuyruklarının birbirine değmediğini söylerdi. Kolay mıydı damatlar kızlarını üzsün, bizim ailede herkes yerini bilirdi.

Anneannem damatlarından bahsederken, “Pezevenkler,” derdi. Bizler onun ağzından çıkan bu kelimede, her şeye rağmen sevgi serpintileri olduğunu hissederdik. Zaten anneannem bu kelimeyi sadece kızları ve sadece torunlarının, yani en sevdiklerinin yanında ederdi.

Bayramlarda, konu, komşu, akraba; kim var, kim yoksa onu ziyarete; Hale, Jale, bütün mahalle onun elini öpmeye gelirdi.

Eve, sözüm ona misafir olarak gelen genç kızlar bile gönüllü olarak mutfağa girer, anneannemin sabah erkenden hazırlamış olduğu kurabiye, börek, çörek, artık ne lazımsa, çay, kahve evin kızıymışçasına hizmet ederdi.

Anneannem köşesinde oturur, kimi zaman yeşile kimi zaman maviye çalan ama her zaman akıllı bakan ela gözleriyle bütün salonu sessizce ama gülümseyerek kolaçan eder, az konuşur, sadece sorulan sorulara cevap verirdi.

Bayramlarda katiyen evinden kıpırdamazdı, evi sabahtan akşama kadar dolar taşardı. İşte o zaman onun ne kadar sevildiğini, ne kadar sayıldığını biraz da gururla hissederdim.

Ama ben onun en çok yumuşacık yanaklarını severdim. Yokluğu da varlığı da iyi bilirdi. Bayramlarda elini öpmeye gelenlere, mendil, çorap, üç beş kuruş harçlık; kimseyi eli boş göndermezdi.

Hep birlikte sabah kahvaltısı yapardık bayramlarda, hep birlikte öğle yemeği, hep birlikte akşam yemeği yenirdi. Ev yemekleri zaten güzel olurdu da bayram yemeklerinin tadına doyamazdık hiçbirimiz. Yaprak sarma, barbunya, patlıcanın türlü çeşitli hâlleri ve bilumum zeytinyağlılar, tatlılar, revani, tulumba tatlısı, hanım göbeği…

Misafirler gittikten sonra beni yanına çağırırdı, “Gel bakim oğlum şöyle yamacıma…”

Gevşek duran başörtüsünü sıkıca bağlardı, “He, he…” derdim kendi kendime, “anneannem dua edecek gene…” koşarak gider, kucağına atlar, öylece kıpırdamadan otururdum.

“Altmış, yetmiş, çıkmış, gitmiş, tüh, tüh, tüh…” Yüzüme nokta, nokta değen tüh, tühleri hissedince fırlardım yerimden, anneannemin ne diyeceğini iyi bildiğimden, koşardım pencereye, her dua sonrası onun sözleri değişmezdi, “Koş, git pencereyi aç oğlum, derin, derin nefes al, gökyüzüne doğru bak uzaklara…”

Okuduğu duaların gücüne inanmasam da anneannemin kucağında kendimi güvende hissederdim, hiçbir gücün delip geçemeyeceği bir zırhın içindeymişim duygusu hâkim olurdu. Anneannemin sakin gücü beni sarıp sarmalardı.

Onun maneviyatının gücünün, anneannemin yüreğinin derinliklerinden gelen ve sadece torunu için okunan o dualarının; beni ilerde nelerden koruyacağını, hangi belaları defedeceğini, hangilerini yanıma bile yaklaştırmayacağını o yaşlarımda bilemezdim.

Ama gene de uslu uslu onun kucağında oturur; kendimden büyük, çok büyük bir şeyin etkisi altına girerdim. Sonra da doğru sokağa koşardım, içimde bir arınmışlık duygusu olurdu mahallede top oynarken.

Neden hep misafirler gittikten sonra bana dua okurdu? Sonraları anladım. Nazar duasıymış; yerinde duramayan, kıpır, kıpır, gözleri velfecri okuyan torununa nazar değmesinden korkarmış.

Hele dedem bana şiir okutmuşsa, ben teklemeden okumuş ve misafirler beni alkışlamışsa, dedem göğsünü gere gere beni kucağına almış, “İşte benim torunum…” diyerek kasıldıkça kasılmışsa…

Anneannem misafirler gittikten sonra dedemi fırçalar, “Nazar değdireceksin çocuğuma Şükrü… Fike bu adam fike,” der, beni kucağına çağırırdı. Fike anneannemim lügatinde; geveze, olur olmaz konuşan anlamına gelirdi.

Dedeme laf söylemek, hele ona fırça atmak, öyle herkesin harcı değildi. Eski toprak, cinayet masasının efsane dedektifi, kodumu oturtan, taş fırın ekmeği… Bir tek anneannemin yanında kuzuya dönerdi. Bizlere karşı da sevgi, şefkat, hoşgörü timsaliydi. Dışarıda, sert, korkusuz, acımasız; içerde pamuk dede…

Bütün bayramlarımızda yan yana, el ele, diz dize… Ne kadar şanslıymışım meğerse!

Çocukluğum…

Bu bayram köydeyim. Tek başıma. Kapının tıkladığını neden sonra duydum. Köyün muhtarıydı kapıda dikilen. Eyvahlar olsun, gene her gün sorduğu soruyu mu soracak, “Şefim evlerimiz Kasım’a kadar yetişecek mi?”

“Gelebilir miyim şefim?” dedi, cevap beklemeden içeri girdi, kucağında küçük bir kuzu vardı. Şaşırdım, “Bu ne Muhtar Efendi?”

“Yarın bayram şefim, bu kuzu köyümüzün sana hediyesi.”

Bayramlarda hediye almayalı seneler oluyordu. Hele bir kuzu… Evcil hayvanlara alışık değilim. Evimde ne köpek ne kedi besledim. Kuzuyu Moda’daki evimde melerken hayal ettim. Nasıl olur acaba böyle tatlılar tatlısı bir kuzucuk ile yaşamak? Sahilde sabah koşusu, ben ve kuzu.

Gülümsedim, teşekkür ettim,

“Ben kendime bakamıyorum Muhtar Emmi, buna nasıl bakarım?”

Muhtar’ın ağzından çıkanları duyunca kanımın damarlarından çekildiğini hissettim, “Bunu önce kaynatacak sonra fırına atacak sizin aşçıbaşı, fırına atarken de içine iç pilav, üzüm ve fıstık katacak, parmaklarınızı da yersiniz şefim…”

Gerisini dinlemedim. Bir muhtara baktım bir zavallı kuzucuğa… Bacak kadar veletken dedemle kurbanlık koyun seçmeye gittiğimiz zamanlar geldi aklıma. O koca boynuzlu koçlara bile acırdım o zamanlar. Bir gün önce satın alır, bahçeye bağlardı dedem. Bir tuhaf olurdu içim bütün gece zavallının gevrek gevrek melemelerini duydukça…

Köylünün hediyesiymiş. Mini minnacık kuzucuk. Öyle tatlı tatlı bakıyor ki. Boynunda kırmızı bir kurdele. İçimde karışık duygular.

“Yahu bu daha bebek Muhtar, bunun yeri annesinin yanı…”

“Evet şefim” dedi, kasıla kasıla Muhtar Emmi, “Tam sizin ağzınıza layık, süt kuzusu…”

“Şeytan diyor; kalk, muhtarın ağzını burnunu dağıt.”

Büyük Horasan depreminde tamamen yıkılmış bu köyü yeniden inşa etmek için buradayım. Şantiyemde beş yüz işçi çalışıyor. Altı ayda iki yüz konut yapacağım. Bir Mayıs’ta başladık. En geç bir Kasım’da köylünün evlere taşınması lazım. Sadece bizim şantiye değil. Memleketin en büyük on firması çalışıyor bölgede. On şirketin onu da yarış hâlinde. Tam üç bin konut yapılacak.

Buralarda kar bir kere yağdı mı, beş ay kalkmaz. Bu projeye sadece profesyonel yönetici gözlüğümle bakamıyorum, bu insancıkların bir kışı daha açıkta geçirmemeleri lazım. Yüz seksen günde, iki yüz konut. Ne yapıp ne edip bitireceğim. Bu işi zamanında tamamlamak benim namus borcum.

“Sana iyi bakmamız lazım şefim,” diyor muhtar.

Ah bu Anadolu insanının cömertliği, her şeylerini kaybetmişler büyük depremde, gene de yok canlarından bana ikram…

Şair tarafım ufacık kuzunun kurban edilme düşüncesine isyanlarda, kızgınım; diğer taraftan yurdumun insanının cömertliği… Hayranım. Sizin hiç karşınızdakine aynı anda, hem kızdığınız hem minnet duygusu hissettiğiniz, oldu mu. Karşımdakini kırmadan bu hediyeyi kabul etmemenin bir yolunu bulmalı… Hem zaten babam yaşındaki adamın gönlünü kıramam ki.

“Muhtar Emmi, gel otur hele şöyle, çay içersin değil mi?”

Erzurumluya, “Çay içer misin?” diye sorulur mu, hemen oturdu muhtar. Sekreterim çayları getiriyor, köyün okumuşlarından ismi Gülfidan. Çayları bırakır bırakmaz, kınalı elleriyle kuzunun başını okşadı. Öyle nazik, öyle şefkatli, öyle sevgi dolu ki…

“Gülfidan, beğendin mi kuzucuğu?”

Çekingen olur köyün kızları. Hemen cevap veremedi, durakladı.

“Ne diyorsun Gülfidan? Bak fırında çok lezzetli olurmuş. Kıyabilir miyim ben bu kuzucuğa? Boğazımdan geçer mi lokmalar?”

Gülfidan bir muhtara baktı, köyün büyüğü ya uzaktan akraba, bir de bana… Kısa bir tereddüt anı geçirdi. Döndü, geldi, kuzucuğu kucağına aldı, başını okşadı, göğsüne bastırdı.

Gözlerinde şimşekler çaktı, yutkundu. Birkaç saniyelik, bana uzun gelen bir sessizlikten sonra konuşmaya başladığında o çekingen köylü kızı gitmiş; yerine kararlı, zeki, kocaman yürekli genç bir kadın gelmişti…

“Günah valla…” dedi, “Bunu kesen de etini yiyen de iflah etmez, ne bu dünyada ne de diğerinde.”

“Aferin kız sana…” dedim. Kalkıp alnından öpmek geçti içimden. Köylük yer… Vazgeçtim. Daha iyi bir fikrim var. Kuzucuğu Gülfidan’a hediye edeceğim.

“Gülfidan, bu kuzuyu sana versem ona gözün gibi bakarsın, değil mi?”

Muhtarın suratında bir gölgelenme görüyorum. Dedim ya insanımızın cömertliği diye. İllaki bana bir jest yapmak niyetinde.

“Zaten yeteri kadar jest yapıyorsunuz Muhtar Emmi. Peynirler, süt, yumurta, bazlama…”

Gülfidan kuzuyu aldı sevinçle; nasıl tatlı, nasıl içten konuşuyor onunla, “Kuzum, kızım, kızım, kuzucuğum,” diye. İçimi bir sıcaklık kaplıyor, içim rahat. Gülfidan’ın kuzuya olan muhabbetine hayranlıkla bakıyorum. Şükrediyorum, “İyi ki kadınlar var hayatımızda… Dünya onlarla çok daha güzel…”

Muhtarın gönlünü almak için bir çay daha söyledim. Kıtlama içiyor, önce şekeri atıyor ağzında, sonra bir çay ile eritiyor yudumlaya yudumlaya…

Bu yüzden hemen konuşamadı, konuşmaya başlayınca eliyle Aras Nehri’ni işaret etti. İşaret ettiği yer Aras Nehri, nehrin kıyısında çamaşır yıkayan kızlar var.

“Bizim kızlar şefim,” dedi muhtar…

“Sen burada tek başınasın, çamaşırını yıkayan yok, her gün kızlardan biri gelip senin çamaşırlarını alacak. Yıkayıp, kurutup, tertemiz ütüleyip geri getirecek. “

“Teşekkür ederim, hiç gerek yoktu Muhtar…”

İtiraz dinlemedi bu sefer. Ne kadar şanslıyım.

Muhtar gidince önümdeki iş programına daha bir şevkle sarılıyorum. Yarın Bayram. Bayram günü çalışılır mı, demeyin. Diğer şantiye şefleri, çoktan evlerine varmıştır bile. Kimi İstanbul. Kimi Ankara. Kimi İzmir’e. Benim de Bodrum’a gitme planım vardı, fikrimi değiştirdim. Chantal biraz bozuldu ama… Ben onun gönlünü almasını bilirim.

Önceliğim bu köy, bu insanlar. Burada kaldım, köyde… Çalışacağım. Bu güzel insanları, kışta kıyamette, sokakta bırakmayacağım. Önce inşaatları bitireceğim. Zamanında. Sonra, zaten her gün bayram tadında bana…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Engin Çolpan
Engin Çolpan
Kadıköy Maarif Koleji ve İTÜ Mimarlık mezunuyum. Yüzme, bisiklet, klasik müzik, jazz, şiir, edebiyat ve güzel olan her şeyin tutkunuyum.

POPÜLER YAZILAR