Gece gördüğü rüyayı sabah olduğunda hatırlamak istemedi. Hatta bazı rüyalar hatırlanmaz. Bir yerde okumuştu, rüyalar bilinçaltının yansımasıdır diye. Ama bazı rüyalar vardır; uyanınca unutulmaz, insanın peşine takılır. Gün boyu aklındadır.

Bu da öyle bir rüyaydı.

Elif rüyasında taş bir koridorda yürüyordu. Hava ağır, neredeyse nefes alınamayacak kadar dardı. Koridorun sonunda bir kadın duruyordu. Saçları yılanlardan oluşuyordu. Yılanlar! Kadın sadece bakıyordu.

Kadın önce gözlerini kaçırmak istedi. Kadının gözleri farklı bakıyordu. Kadın bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Sonra gözlerinden yaşlar süzüldü.

Tam o anda Elif taşlaşmaya başladı.

Önce ayakları. Sonra dizleri. Göğsü.

Kadın ona bakmaya devam ediyordu.

Elif son anda kadının dudaklarının kıpırdadığını gördü.

Tek bir cümle söyledi.“Bana bakma.”

Elif uyandı. Saat 04.20’ydi.

Kalbi hızlı atıyordu.

Bir süre tavana baktı. Sonra rüyayı unutmamak üzere yazdı.

Yılanlar.

Taş.

Kadın.

Ve o gözler.

 Sabah olduğunda ilk işi bilgisayarını açmak oldu.

Saçları yılandan oluşan kadın. Karşısına çıkan MEDUSA.

Medusa hakkında okumaya başladı. Mitolojide Medusa’nın hikâyesini okudukça huzursuzluğu arttı. Medusa’nın bakışına doğrudan bakanların taşa dönüştüğünü öğrendi.

Bir süre ekrana baktı. Ama bilgisayarın başından kalkamadı. Başka şeyler okudu.

Medusa’nın yalnızlığını. Cezasını. Athena’yı. Perseus’u.

Ve bir cümlede durdu.

Medusa’ya bakan taşlaşırdı.

İçinden tuhaf bir ürperti geçti. Bu rüyadan bir anlam çıkarması gerekliydi. Elif hiçbir zaman olayları serbest bırakmazdı. Mutlaka bir anlam çıkarma telaşı vardı. Bunda da öyle. İş için hazırlanmaya başladı. Bir yandan düşünüyordu. Bunu Selim Bey’e anlatmalıydı. Her şeyini bilen tek insan! Psikolog Selim Bey.

Kahvesini aldı ve evden çıktı. O gün yoğunluğa rağmen sadece rüya ve hayatını düşündü. Kendini Medusa ile bir düşünmeye başladı. Aklına gelen düşünceleri dipte bırakıyordu. Uzun zamandır Selim Bey ile konuştuğu konulardı. Bunların rüyasında da olması ya basit bir şekilde yansımaydı ya da artık buna bir son vermesi için bir çağrı!

Çünkü hayatında daima aynı şey oluyordu. İnsanlar ona yaklaşıyor, bir süre sonra uzaklaşıyordu. Bazıları onun soğuk olduğunu söylüyordu. Bazıları ulaşılmaz.

Bazıları da “Seni anlamak çok zor,” diyordu.

O ise hep aynı şeyi düşünüyordu.

Ben kimseyi uzaklaştırmıyorum.

Belki de uzaklaştırıyordu.

Hem de farkında olmadan.

O hafta Selim Bey’e gittiğinde ilk rüyasını anlattı.

“Medusa’yı gördüm.”

“Nasıl bir Medusa? Ne yapıyordu?”

“Bana bakıyordu.”

“Sen ne yapıyordun?”

“Ben de ona bakıyordum.”

“Sonra?”

“Taşa dönüyordum.”

Selim Bey hafifçe gülümsedi.

“Rüyada Medusa’nın kim olduğunu düşünüyorsun?”

Elif hemen cevap vermedi. Cevabı geciktirmek işine geliyordu.

“Tehlikeli.”

“Başka?”

Elif gözlerini yere indirdi.

“Yaklaşılmaması gereken biri.”

Selim başını salladı.

“Peki ya sen?”

Elif son damlasına kadar direniyordu.

“Ben ne?”

“Sen hayatına yaklaşan insanlara ne yapıyorsun?”

Soru yine odada asılı kaldı. Elif yine en iyi bildiği şeyi yaptı. İnkâr!

“Ben kimseye bir şey yapmıyorum. Ben kendim uzaklaşıyorum.”

“Ne zaman?”

Elif düşündü.

“Biri beni fazla tanımaya başladığında.”

İlk kez bunu yüksek sesle söylüyordu.

Selim bekledi.

“Fazla tanımak ne demek?”

Elif ellerine baktı.

“İçimi görmesi.”

O cümleden sonra uzun süre konuşmadı.

Çocukluğunu düşünmeye başladı. İnsanların ona baktığı anları. Annesinin sustuğu akşamları. Babasının öfkelendiği zamanları. Evde herkesin birbirinin yüzünü okumaya çalıştığı günleri. Birinin bakışından ne geleceğini anlamaya çalışarak büyümüştü. Bir kaş hareketi. Bir kapının sert kapanması. Bir tabağın masaya biraz sert bırakılması.

Çocukken insanların yüzlerini okumayı öğrenmişti. Çünkü yüzler her şeyin habercisiydi.

Ama kimsenin onun yüzünü okumasına izin vermemeyi de öğrenmişti.

Ağlamıyordu.

Anlatmıyordu.

İhtiyacı olduğunda söylemiyordu.

Kırıldığında uzaklaşıyordu.

Sevildiğinde bile şüpheleniyordu.

Çünkü biri onu gerçekten görürse ne olacağını bilmiyordu.

Belki giderdi.

Belki kullanırdı.

Belki acıtırdı.

“Ben insanları uzaklaştırıyorum.”

Selim bir şey söylemedi.

Elif devam etti.

“Çünkü beni tanımalarını istemiyorum.”

“Neden?”

“Çünkü içimi görürlerse…”

Cümlesi yarım kaldı.

“Ne olur?”

Elif bir süre düşündü.

“Canımı acıtabilirler.”

 O gece eve döndüğünde aynanın karşısında durdu. Kendine baktı. Uzun uzun. Sonra rüyasını hatırladı.

Medusa.

Yılanlar.

Taşlaşan insanlar.

Ve o cümle:

Bana bakma.

Belki Medusa insanları taşlaştırmak istemiyordu. Belki kendisine bir daha kimsenin yaklaşmamasını istiyordu. Çünkü yaklaşmak demek görülmekti. Görülmek demek incinebilmekti. Ve bazı insanlar, incinmemek için yalnızlığı seçiyordu.

Elif aynadaki gözlerine baktı. Yıllardır yaptığı şeyi ilk kez kendine itiraf etti.

Birisi ona yaklaştığında geri çekiliyor, birisi onu sevdiğinde kusur arıyor, birisi onu merak ettiğinde konuyu değiştiriyor, birisi içindeki kadına yaklaşmaya çalıştığında kapıyı kapatıyordu.

Sonra karşısındaki kendine baktı.

“Sen Medusa değilsin,” dedi.

Bir süre sustu.

“Sen sadece korkuyorsun.”

Gözlerinden yaş süzüldü. Ve ilk kez kendisini taşlaştırmadı.

Ertesi hafta Selim Bey’e gittiğinde rüyadan söz etmedi.

“Bir şey fark ettim,” dedi.

“Neyi?”

“Ben insanların beni terk etmesinden korktuğumu sanıyordum.”

“Değil mi?”

“Hayır.”

“Ben insanların beni gerçekten görmesinden korkuyormuşum.”

“Nasıl yani?”

“Çünkü o zaman gerçekten canımı yakabilirler. O yüzden hep insanları hayatımdan çıkardım. Onlar çıkmadan önce. Yani, ben onları taşlaştırdım.”

Sonra gülümsedi.

“Belki de Medusa’nın laneti buydu. İnsanları taşa çevirmek değil.”

Bir süre düşündü.

“Kimsenin ona dokunmasına izin vermemek.”

O gün eve dönerken yağmur yağıyordu. Arabasını park etti. Bir süre inmedi. Gözlerini kapattı. Sonra aynayı kendine çevirdi.

Ve fısıldadı, “Artık seni korumak için herkesi taşlaştırmak zorunda değilim.”

Arabanın kapısını açtı. Yağmurun altına çıktı.

Çünkü artık anlamıştı; insanların içini görmesinden korktuğu için onları hayatından çıkarmak, kendini terk etmekti.

Artık kendine yolculuğunun ilk anlarındaydı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?