Behice Hanım, Cibali Karakolu’nun emekli başkomiseri merhum eşinden kalma alışkanlıkla, geceleri her tıkırtıya kurşun sıkacak kadar tetikte uyurdu. Fakat o gece yarısı, yalnız o değil, tüm konak muazzam bir gürültüyle uykusundan uyandı.

“Aman bismillah! Yetişin, yangın var! Ayol hırsız var!” diyerek fırladı yataktan Behice Hanım. Yaşından beklenmeyecek bir hızla sahanlığa varmış, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Aceleyle başına örttüğü yemenisi bir tarafa savrulmuş, ak saçları dağılmış, pazen geceliği ayaklarına dolanmıştı.

Aşağı indiğinde manzara evlere şenlikti. Sofada, girişin iki yanında duran dev vazolardan biri un ufak olmuş, evin emektar kalfası Müjgan tüm hizmetkârları sıraya dizmiş, dedektif gibi hepsini sorguya çekiyordu. Hizmetçi kız Hatice, ellerini önünde kavuşturmuş, suçlu çocuk gibi ağlıyordu.

“Bana bak Hatice! Gecenin kör vakti herkes gaflet uykusundayken sen neden ayaktaydın? Söyle bakayım, ne halt ederken kırdın güzelim antika vazoyu!”

Hatice inandırıcılığı artırmak için hıçkırarak yalanını uyduruverdi. “Vallahi Müjgan Kalfa, ben tam mutfağa su içmeye gidiyordum ki salonun ortasında boyları minare gibi, gözleri kor gibi iki karaltı gördüm. Tam çığlık atacaktım ki bana bir üflediler, vazo kendiliğinden devrildi.”

O sırada Hatice’nin sevgilisi Vedat, bahçe duvarından atlayıp gecenin karanlığına karışmıştı bile. Ah o koca vazoyu karanlıkta görmeyip devirmeseydi hâlâ Hatice’nin koynunda uyuyor olabilirdi şimdi.

“Ah ben dedim, güzelim konak pislik içinde. Hatunlar gecenin köründe ayakta geziniyor. Çarşamba karısı geldi sonunda!” diye inledi Behice Hanım.

“Aman büyük hanım, daha bugün evi baştan sona kırkladık, olur mu öyle şey.”

“Çabuk Tahsin Hoca’yı çağırın gelsin, evi okusun üflesin!”

“Ah haminneciğim! Bunlar ne alaturka âdetler, ne hocası ne üflemesi! C’est ridicule! Tam bir komedi. Muhtemelen rüzgârdır. Hadi gidip uyuyalım, yarın çok işim var.”

Gözlerini devirerek bu sözleri söyleyen, Behice Hanım’ın frankofon torunu Şadan’dı. Paris’te eğitim görmüş, iş güç sahibi olur diye beklenirken kumar borçları sebebiyle konağa dönmüş müzmin bekar Şadan, ipek sabahlığının içinde gece bile bozulmayan briyantinli saçlarıyla esneyerek yaygarayı seyrediyordu. Gariptir ki diğerleri de Şadan’ın rüzgâr fikrine katıldılar, Behice Hanım’ı sakinleştirdiler. Hatice hemen dağınıklığı topladı, herkes mırıldanarak odasına dağıldı. Lakin Behice Hanım’ın içi bir türlü rahatlamadı. Sabah ilk iş Tahsin Hoca’yı çağırmak üzere odasına çekildi.

Sabahın ilk ışıkları konağın camlarından süzülürken Behice Hanım kalktı, sabah namazını kılıp konağına dadanan cinlerin gitmesi için dualar etti. Tesbih çekerken parmağındaki yüzüğe gözü ilişti. Yüzüğünün taşı yerinde yoktu.

“Yandım Allah! Gitti! Taşım gitti! Gece gelen uğursuzlar parmağımdan sıyırıp almışlar! Yetişin!”

O sırada koridordan geçen Şadan, bağırış seslerini duyunca büyükannesinin odasına koştu. “Gününüz aydın olsun haminneciğim, hayırdır bu saatte? Maşallah konağın gecesi ayrı, gündüzü ayrı tragedya!”

“Şadan başlatma hayrına şerrine! Gitti diyorum, yüzüğümün taşı yok!”

Behice Hanım’ın dedesi Reşat Efendi uzun yıllar kadılık yapmış, muhterem bir adamdı. Yıllarca parmağında taşıdığı mühür taşı parlak kırmızı akikten, oldukça değerli bir taştı. Vefatından sonra vasiyeti üzerine yüzüğü Behice Hanım’a bırakmıştı, o da yüzüğü bir kez bile parmağından çıkarmamıştı.

“Dert ettiğiniz şeye bakınız. Hemen şimdi gider size Kapalıçarşıdan daha güzelini alırız.”

“Oğlum sen beni delirtecek misin? Kadı mührü bu, daha güzel taş mı olur hiç? Rahmetli dedemden yadigâr mühür taşıydı. Konağı satsan o taşın zerresini alamazsın! Kadir kıymet bilmez hayta seni!”

Şadan’ın gözleri parladı. Elini ceketinin cebine atıp, mühür taşının pürüzsüz dokusunu hissedince, kumar borçlarından kurtuluş biletini elinde tuttuğunu anladı. Behice Hanım’ı öylece bırakıp odasına gitti. Redingotunu giydi, fesini başına güzelce oturttu, Kapalıçarşı’nın yolunu tuttu. Levanten kuyumcuların olduğu sokağa gelince, çarşının en meşhur sarrafı Matyos Efendi’nin dükkânının kapısını havalı bir tavırla araladı. Fesini hafifçe yana eğip  briyantinli saçlarını düzeltti ve dükkândakilerin dikkatini çekecek kadar yüksek, yarı Fransızca yarı Türkçe aristokrat bir giriş yaptı.

“Mon cher Matyos Efendi! Dua et ki bugün cömert günümdeyim. Zira sana bu sefil dükkânın yalnızca camekanını değil, doğrudan kaderini değiştirecek, cihan değerinde bir şark antikası takdim etmeye geldim! Kadı Reşat Efendi’nin mühür taşı!”

Matyos Efendi gözlüklerinin üzerinden şaşkınlıkla bakarken, Şadan elini redingotunun cebine attı. Lakin parmakları cebin dibindeki o uğursuz boşluğa çarpınca Şadan’ın kalbi duracak gibi oldu. Panikle elini cebine daldırıp duruyordu, cebin içi bomboştu. Parmakları cebin dibindeki astardan içeri girince başına geleni anladı. Cebi sökülmüş, taş düşmüştü. Az önceki havalı hâlinden eser kalmadı. Dükkândakilerin alaycı bakışları eşliğinde ecel terleri döküyordu.

Şadan caddelerde, taş parkelerin üzerinde kendi izini süredursun, konakta bambaşka bir tiyatro oynanıyordu. Müjgan Kalfa’nın erkenden haber uçurduğu Tahsin Hoca, sırtında heybetli cübbesi, elinde devasa necef tesbihiyle konağın kapısından adımını atmıştı. Mahallenin saf kadınlarını parmağında oynatan bu şarlatan, konağın merdivenlerinin başına gelince ayaklarının dibinde parlayan kırmızı akik taşını görür görmez,

“Aman Yarabbi! Bu ne biçim bir devlet! Tılsım ayağımıza geldi!” diyerek cübbesinin geniş yenini savurup eğildi. Mühür taşını el çabukluğuyla kavrayıp koynuna sokuverdi.

Sofaya girer girmez rolünü oynamaya başladı. Önce ciddi bir tavırla çenesini kaldırıp havayı kokladı.

“Esteîzübillâh. Ağır bir koku var Behice Hanımefendi. İfritler bu konağı mesken tutmuş. Dün gece burada büyük bir ayin yapmışlar. Vazoyu da o mübarek mühür taşının tılsımını kırmak için yere çalmışlar. Mühür taşı şu an yedi kat yerin altında, bir cin padişahının sarayındadır!”

Behice Hanım yemenisinin ucuyla gözyaşlarını silerken, “Aman hoca efendi, kurtar bizi bu ifritlerden, kadı dedemin kemikleri sızlıyor. Mühür taşını geri getirmenin yolu yok mudur?”

Tahsin hoca sedire bağdaş kurup oturdu. İleri geri sallanıp yalandan dualar mırıldanıyor, arada sırada irkilmiş gibi yapıyor, tövbeler sıralıyordu.

“Behice Hanımefendi, cinlerle müzakereye oturdum. Taşı yer altından söküp alırım ancak ifritleri ikna etmek için elli altın kefaret vermeniz lazım gelir. Haftaya taşınız parmağınızda bilin.”

Behice Hanım hiç düşünmeden odasına koşup elinde bir kese altınla geri geldi. Hem altınları hem taşı koynuna koyan Tahsin Hoca, “Gayrı bana müsaade Behice Hanımefendi. İfritleri dize getirmek için muska yazıp getireceğim. Siz de bol bol üzerlik yakın, evi dip bucak sirkeli sularla yıkayın ki ifritler tekrar gelemesin,” diyerek kapıya yöneldi. Tam o sırada konağın büyük kapısı güm diye açıldı. İçeri üstü başı darmadağın, fesi yana kaymış, nefes nefese Şadan girdi.

“Maman! C’est un désastre! Tam bir felaket! Yolda yürürken üzerime öyle şiddetli bir rüzgâr esti ki sormayın. Redingotun cebi de yırtılmış. Yani demek istediğim… Cebimde ne var ne yoksa düşmüş, evde kıymetli bir şey buldunuz mu?”

“Evi ifritler mesken tutmuş, senin cebinden düşen meteliği kim ne yapsın avare oğlan! Allah’tan Tahsin Hoca halledecek bu efsunlu işi.”

Cübbeli sakallı hocayı baştan aşağı süzen Şadan, çaresiz bakışlarla kendinden hiç beklenmeyecek bir şey yaptı. Hocanın ellerine yapışıp, “Aman hocam, bana da mübarek nefesinle bir dua et. Çok kıymetli bir şeyimi yitirdim, onu da buluver kurban olayım.”

Tahsin Hoca bir an önce kendini dışarı atmak istiyordu. “Aman küçük bey! Gayrı çekil yolumdan. İfritlerin saati geçiyor, tam öğle vakti muskayı yazmazsam maazallah taşı geri alamayız!”

“Olmaz hocam, vallahi bırakmam! C’est impossible! Sen yedi kat yerin altındaki tılsımları görüyorsan, benim kaybettiğim şeyi de şıp diye bulursun!”

Sabrı tükenen hoca kapıya doğru bir adım attı. O sırada kumar borçları zihninde kamçı gibi şaklayan Şadan, son umudunun gitmesine izin veremezdi. Hocanın cübbesine yapışıp yalvararak deli gibi sarsmaya başladı.

“Bırak mendebur oğlan, gitmem lazım!” derken Şadan’ın deliler gibi asılmasıyla gömleğinin düğmesi fırlayan hocanın koynundan altın kesesi ve mühür taşı halının üzerine düşüverdi!

Sofada ölüm sessizliği oldu. Herkes nefesini tutmuş, yerde bütün heybetiyle parlayan mühür taşına bakıyordu. Tahsin Hoca’nın yüzünden kan çekildi. Fakat yılların şarlatanı kolay pes etmiyordu. Hemen iki elini havaya kaldırıp gözlerini yumarak, “Elhamdülillah! Bakınız, taşı getirdiler Behice Hanımefendi!” diye şükretmeye koyuldu.

“Kim getirdi?”

“Kim olacak, ifritler! Demek ki kefaretinizi kabul ettiler. Bakınız daha konaktan çıkmadan…”

“Senin koynuna mı bıraktılar?”

Tahsin Hoca bir an duraksadı. “Efendim, ifrit taifesinin hikmetinden sual olunmaz.”

Şadan kahkahayı bastı.

“Magnifique, haminneciğim! Sizin cinler Kapalıçarşı esnafından daha süratli çalışıyor.”

Behice Hanım eğilip taşını yerden alırken Şadan yitirdiği cevhere bakıp iç geçirdi.

Tam o sırada kapı çaldı. Müjgan Kalfa söylene söylene kapıyı açtı. Kapıda, başında siyah takkesi, burnunun ucunda yuvarlak gözlüğüyle Matyos Efendi duruyordu.

“Şadan bey burada mı efendim?”

Sadece Şadan değil, herkes oradaydı. Gözler Matyos Efendi’ye dikilmiş, Şadan’ın beti benzi atmıştı.

“Mon cher Matyos. Ne zahmet ettiniz buralara kadar?”

“Ah küçük bey, sizi arıyordum. Dükkândan öyle telaşla çıktınız ki derdinizi tam anlatamadınız. Hani şu cihan değerindeki antika. Kadı Reşat Efendi’nin mühür taşını bulabildiniz mi?”

Behice Hanım’ın başı ağır ağır torununa çevrildi. Şadan yutkundu.

“Haminneciğim, bunu son derece makul bir şekilde izah edebilirim.”

“Demek rüzgâr.”

“Bir bakıma.”

“Demek cebin yırtıldı.”

“…”

“Şadan!”

Bu yazı sana ne hissettirdi?