Her doğum günümde geçmişin arşivlerine girip, raflardaki tozları şöyle bir üflüyorum.
Annem benim yaşımdayken, ben yedi yaşındaydım. Aniden rahatsızlanmış, sebepsiz bayılmaları başlamıştı. Doktor, araştırılması için İzmir’e sevk etmişti. Babam da annemi alıp götürmüştü.
Ben evde anneannem ve dedemle kaldım.
Çocuk olmak gerçekten çaresiz olmak demek. Yetişkinler bir şeyler yapıyor, siz de onların sonuçlarını yaşıyorsunuz. Bunlar olurken de evde tek başına bir bekçi gibi dikilip bekleyen konumunda olmanız gerekiyor.
***
Yedi yaşındayım ve saçlarım kıvırcık. Annem olsa sabırla, yavaş yavaş açmaya çalışırdı. Anneannem hızlı hızlı tarıyor. Saçlarım acıyor. Yaptığı örgü daha okula varmadan çözülüyor. Külotlu çorabımı yamuk giydiriyor. Ama söyleyemiyorum bunları, çünkü söylersem ve o da giderse ne yaparım tek başıma diye korkuyorum.
Annemi çok özlüyorum.
Yemek yemiyorum, konuşmuyorum. Annemin arkadaşları geliyor eve, beni oyalamak için bir şeyler öneriyorlar. Zuhal teyze var mesela. Bir defter veriyor bana.
“Gazetelerden sevdiğin şeyleri kes, bu deftere yapıştır,” diyor.
Bir süre oyalanıyorum. Ama gazetelerde bile annemi görüyorum.
Bir de oje almış bana, yavruağzı renkte. Annem olsa sürdürmezdi. Normalde sevinip hemen sürmem lazım ama anneme ihanet edecekmişim gibi geliyor, sürmüyorum.
Cep telefonu da yok, görüntülü konuşma icat edilmemiş daha. Bir sesini duysam belki hayata döneceğim ama yok.
Annemi alıp götürdü diye babama da düşman oluyorum. Annemi bir getirsin, babamı odadan kovup hep annemin koynunda uyuyacağım diye intikam planları yapıyorum.
Günler haftalar geçiyor.
Annem gelmiyor.
Saçlarımı taratmak istemiyorum artık, kıvırcıklarım düğüm oluyor.
En sonunda yataklara düşüyorum, şaka değil. Yüksek doz annesizlikten ateşleniyorum. Sonunda dayımı çağırıyorlar. Gelip beni doktora götürüyor.
Ben ilaçlara da isyan ediyorum. Annemi sayıklıyorum.
Dayım artık dayanamayıp beni götürmeye karar veriyor. Kırk derece ateşle düşüyoruz İzmir yoluna.
Yolda mola veriyoruz. Artık açlık grevini bırakmaya karar veriyorum, anneme gidiyorum sonuçta. Dayım köfte patates yiyeceğimi sanırken ben kuru fasulye pilav isteyerek ters köşe yapıyorum.
Çocuk muyum ya, köfte patates yiyeyim?
Sonunda hastaneye varıyoruz.
Her yer mermer, beyaz, aydınlık. Koşar adım ilerliyoruz dayımla. Kanatlı büyük bir kapı açılıyor, upuzun bir koridor karşımda. Sol tarafta bir bankonun arkasında hemşireler.
Birazdan annemi göreceğim için kalbim çıkacak sanki.
“Beyefendi! Çocuğu içeri alamayız!”
Çocuk mu?
Ben çocuk muyum ya! Köfte patates yemedim ki!
Saçımı bile kendim örmeyi öğrendim, ne çocuğu!
Ağzından alevler saçan hemşire üstümüze geliyor. Dayım anlatmaya çalışıyor.
“Çocuk çok özledi annesini. Çok kısa görsün, çıkarız.”
Yok. Ejderha hemşire bırakmıyor.
Gözlerim yanmaya başlıyor. Çocuk olsam ağlayacağım oracıkta.
“Siz girin, çocuk dışarıda beklesin,” diyor ejderha.
Yok ya!
Annemi görmeden şuradan şuraya gitmem, diyemiyorum tabii. Dayıma bakıyorum.
“Tamam hemşire hanım. Gel kızım biz dışarı çıkalım,” deyip götürüyor beni.
Yüzük yüzdük kuyruğuna geldik dayı, nasıl vazgeçeriz şimdi?
Kanatlı kapıdan dışarı çıkıyoruz.
Tekrar çocuk oluyorum ve ağlamaya başlıyorum.
Dayım eğiliyor.
“Şşş… Şimdi seninle bir plan yapacağız, tamam mı? Ben anneni göstermeden götürür müyüm seni buradan?”
Ağlamayı kesip dinliyorum.
Dayımın üstünde upuzun siyah kaşe bir kaban var.
“Bak şimdi, seni kucağıma alacağım. Kabanımın içine saklayıp hızlıca geçireceğim oradan. Ayakların sakın yere değmesin. Hemşireler görürse yine dışarı atarlar bizi.”
Yüzüm aydınlanıyor.
“Tamam,” diyorum. “Tamam, hiç görünmeyeceğim.”
Kabanın cebine bile girebilirim o an.
Planımızı uygulamaya koyuluyoruz.
Dayımın upuzun kabanı yere kadar. Beni sağ tarafına alıp kucaklıyor. Bacaklarımla bacağına tutunuyorum. Kabanı üstüme örtüyor.
Dayım Zorro oluyor.
Adaletsizliğe karşı savaşan, kılıcını sallayan maskeli, kaşe kabanlı, zeki kahraman!
Tekrar giriyoruz kanatlı kapıdan. Bu sefer hayaletli şatonun kapısından geçiyoruz sanki.
Ejderha hemşire yine orada mı acaba? Merak ediyorum ama bakamıyorum. Nefes bile almıyorum.
Zorro Dayım yürümeye devam ediyor.
Seslenen, durduran olmadı.
Kılıcını sallıyor galiba ejderhalara. Belki Z harfi çiziyor havada. Maskesi de var, tanıyamazlar ki.
Başarıyoruz galiba?
Sonunda bir kapıyı açıp içeri giriyor. Beni de çıkarıyor pelerininin altından.
Annem!
Sarı çiçekli pijamalarını giymiş.
Koşup sarılıyorum.
Nasıl da anne kokuyor.
Sorular soruyor annem. Okul nasıl gidiyor, anneannen nasıl…
“İyi, iyi,” diyorum her soruya.
Hiçbiri umurumda değil ki o sırada. Hayaletli şatoyu, ejderhaları geçip prensesi kurtarmışız. Okul da neymiş?
Annemin kucağından ayrılmıyorum. Pijamalarına dokunuyorum, yumuşacık. Saçlarına bakıyorum, upuzun. Ellerini tutuyorum.
“Ben de burada kalacağım,” diyorum.
“Burada kalırsan mikrop kaparsın ama,” diyor annem.
“Ama sen kalıyorsun?”
Ya işte böyle cevap veremezsin, çocuk mu kandırıyorsun anne? Sen görmeyeli çok büyüdüm ben.
“O zaman sen gel evimize gidelim,” diyorum.
“Biraz daha kalmam lazım, sonra doktor izin verince geleceğim,” diyor annem.
Ne kadar daha böyle kalıyoruz bilmiyorum. Dayımın “Hadi artık gidelim, annen de dinlensin,” cümlesiyle karnıma bir ağrı çörekleniyor.
Yine mi düğümlenmiş saçlar, çözülen örgüler, yavruağzı oje…
Annemi “son” diyerek kaç kez daha öpüyorum bilmem.
Zorro Dayım yine beni pelerininin altına alıp hayaletli şatoya, ejderhalara doğru yürüyor.
Bu sefer korkmuyorum, zafer bizimdir.
Bazı kahramanlar pelerin giymez, kaşe kaban giyer.
Zorro Dayım bugün hastanede.
Siyah kaşe kabanımı giyip ejderha hemşireleri geçerek onu görmeye gittim. Artık çocuk değilim ki saklanmama gerek yok ama planımızın parçasıydı siyah kaban.
Yıllar önce onun kabanının altında ejderhaların bana ulaşamayacağına inanmıştım.
Bugün, keşke benimkinin altına onu saklayabilseydim.



