Zaman Bankası’nın tavanı o kadar yüksekti ki içeride öksüren birinin sesi yukarı tırmanana kadar yaşlanıyor, geriye sadece boğuk bir yankı kalıyordu.
Muzaffer, kırk yıldır cebinde taşıdığı gümüş renkli hesap cüzdanını sıktı. Elleri terlemişti. Lobinin ortasındaki dev dijital panoda kırmızı ışıklarla bir numara yandı: 9402.
Tam o an, bankanın hoparlöründen mekanik, ruhsuz bir kadın sesi yankılandı. “9402 numaralı zaman sahibimiz, dört numaralı gişeye lütfen.”
Muzaffer, oturduğu deri koltuktan kalktı. Dizleri, yılların yüküyle çatırdadı. Dört numaralı gişeye yürürken etrafına baktı. Bekleme salonundaki yüzlerce insan, hayatlarını ertelemiş olmanın o gri, solgun ifadesiyle kronometrelere bakıyordu. Kimi gençliğini bir ev kredisine yatırmıştı kimi doğru kadını beklerken otuz yılını vadeli hesaba kilitlemişti. Herkes sırasını, yani hayatının geri kalanını çekebileceğini o ânı bekliyordu.
Gişedeki memur, yirmili yaşlarında, jilet gibi ütülü bir takım elbise giymiş, yüzünde sahte bankacı tebessümü taşıyan bir gençti.
“Hoş geldiniz Muzaffer Bey,” dedi memur, Muzaffer’in uzattığı cüzdanı alırken. “Büyük gün geldi çattı demek. Bugün altmışıncı yaş gününüz.”
“Evet,” dedi Muzaffer. Sesi pürüzlüydü. “Hesabı kapatmak istiyorum. Gençliğimi çekmeye geldim.”
Memur cüzdanı bilgisayara okuttu. Ekranda yeşil ışıklar parladı, rakamlar hızla döndü ve durdu. Memur ıslık çalmamak için kendini zor tuttu.
“Muazzam bir birikim Muzaffer Bey. yirmili ve otuzlu yaşlarınızda neredeyse hiç harcama yapmamışsınız. Hiç tatile gitmemişsiniz, riskli hiçbir karara imza atmamışsınız, büyük bir aşk yaşamamışsınız. ‘İleride yaşarım,’ diyerek her günü, her heyecanı doğrudan bankamıza aktarmışsınız. Tam 5840 bakir gününüz var. Yani kesintisiz, pırıl pırıl on altı yıl. Faizleriyle birlikte size bu parayı ‘Konsantre Gençlik’ olarak takdim edeceğiz.”
Memur, arkasındaki çelik kasayı açtı. İçinden, içi neon mavisi, yoğun bir sıvıyla dolu kalın bir cam tüp çıkardı. Tüpün üzerinde Muzaffer Bey’in adı yazıyordu.
“Prosedürü biliyorsunuz,” dedi memur tüpü enjektöre yerleştirirken. “Bu sıvıyı kolunuza enjekte edeceğiz. Yirmi yaşındaki bir insanın yaşama arzusu, aşkı, enerjisi ve cesareti tek bir saniyede ruhunuza pompalanacak. Artık ertelediğiniz o hayatı yaşayabilirsiniz.”
Muzaffer ceketinin kolunu sıvadı. Kalbi deliler gibi çarpıyordu. Sonunda beklediği gün gelmişti. Gerçek hayatı tam şu an, bu iğnenin ucunda başlıyordu. Soğuk mermere tutundu. İğne tenine battı ve mavi sıvı damarlarına hücum etti. Önce teninde bir yanma, sonra göğsünde bir patlama hissetti. Kulaklarında, otuz yıldır duymadığı sert ve ritmik bir gümleme yankılandı. Kalbi, paslanmış bir motorun ilk kez ateş alması gibi delice çarpmaya başlamıştı. Damarlarındaki kan sanki ısınmış, buzları çözülmüştü.
Gişe memuruna teşekkür bile etmeden, koşar adım mermer merdivenleri tırmandı. Bankanın o devasa, döner cam kapısından kendini sokağa fırlattı. Dışarıda sicim gibi yağmur yağıyordu. Eskiden olsa ıslanmamak için hemen bir saçak altına saklanır, üşütüp hasta olmaktan korkardı. Ama içindeki on altı yıllık konsantre gençlik, ona başını gökyüzüne kaldırmasını söylüyordu. Kaldırdı. Yüzüne çarpan su damlaları canını acıtmak yerine, onu diriltti. İçinde durdurulamaz bir coşku vardı. Şemsiyesini fırlatıp atmak, caddenin karşısındaki o dik yokuşu tek nefeste tırmanmak, tanımadığı insanlara sarılıp haykırmak istiyordu.
“Koş!” dedi içinden o yirmi yaşındaki ses. “Hadi, zaman kaybetme, koş!”
İleri doğru atıldı. Ama daha ilk adımda, sağ diz kapağından kalçasına doğru keskin, elektrikli bir ağrı saplandı. Dengesi sarsıldı, ıslak kaldırımda sendeledi ve bir elektrik direğine tutunarak düşmekten son anda kurtuldu.
Nefes nefese kalmıştı. Ciğerleri, içindeki o devasa yaşama arzusunun hızına yetişemiyor, kalbi göğsünden çıkmaya çalışıyordu. Direğe tutunup kalbini sakinleştirmeye çalışırken hemen yanındaki mağazanın neon ışıklı cam vitrinine gözü takıldı. Camdaki yansımaya baktı.
İçindeki ruh, yirmi yaşında bir delikanlı gibi kabına sığmıyordu. Âşık olmak istiyor, dünyayı gezmek, kavga etmek, dans etmek istiyordu. Ama camdan ona bakan adam, omurgası hafifçe öne bükülmüş, şakakları tamamen ağarmış, göz kenarları derin kırışıklıklarla örülmüş, altmış yaşındaki Muzaffer’di.
Banka ona ertelediği o muazzam gençlik günlerini, o coşkuyu, o duyguları eksiksiz geri vermişti. Ama o enerjiyi taşıyacak, o yükü kaldıracak taze bedeni verememişti. Muzaffer, yirmi yaşındaki bir motorun, altmış yıllık hurda bir kasaya monte edildiğini o an anladı.
Yağmur damlaları yüzünden süzülürken caddenin karşısında, gençlik yıllarında “Bir gün param olunca mutlaka burada gelip her istediğimi yiyeceğim,” diye önünden geçip gittiği o lüks restoranı gördü. Şimdi parası vardı, cebinde yaşanmamış günleri de vardı.
Yavaş ve temkinli adımlarla dizini zorlamadan caddenin karşısına geçti. Görkemli kapıyı geçip içeri girdiğinde, içeride çalan caz müziği ve elit kalabalık onu karşıladı. Masalardan birine oturdu. Garson saygıyla eğilip menüyü uzattı. Muzaffer menüyü açtı ama gözleri listedeki şaraplara ya da ağır et yemeklerine değil, ceketinin iç cebindeki tansiyon ilaçlarına kaydı.
Muzaffer, lüks restoranda oturmuş, elindeki tansiyon ilacına bakarken yan masada oturan yaşlı kadınla göz göze geldi. Kadın da tıpkı onun yaşlarında, şık giyimliydi. Hızlı hızlı nefes alıyor, gözlerinde aynı mavi parıltıyla bakıyordu. O da bankanın müşterisiydi. Acı bir tebessümle Muzaffer’in elindeki ilaca bakıp, “İlk gün zor oluyor değil mi? Ruhun koşmak istiyor ama dizlerin izin vermiyor. Bizler kafese kapatılmış yırtıcı hayvanlar gibiyiz Muzaffer Bey. Banka bize gençliğimizi verdi ama bunca zaman, genç olmanın ne demek olduğunu unutturdu.”
Muzaffer o an sistemi anladı. Zaman Bankası aslında bir tuzaktı. İnsanları gençken ileride yaşanacak güzel günlerin hayaliyle köle gibi çalıştıran, yaşlanınca da onlara harcayamayacakları bir enerji vererek vicdan azabından delirten bir çarktı bu.
Gençleşen ruhu ve yorgun bedeni arasında geçen günlerde restorandaki yaşlı kadınla tekrar tekrar buluşup Zaman Bankası’nın işleyişi hakkında tüm detayları öğrendi.
Ne sıvıyı bankaya iade edebilecek ne de kalan gençlik günlerini bu bedende geçirmeye gücü yetecekti. O hâlde zamanı harcamanın başka bir yolunu bulmalıydı. Bankanın hiç hesaba katmadığı, bencilce biriktirilen o zamanı başkalarıyla paylaşmanın bir yolunu…
Muzaffer, restorandaki yaşlı kadından bankanın yasal olarak asla kabul etmediği ama yeraltında işleyen bir “takas” ağının olduğunu öğrendi. “Zaman tefecileri” denilen gizemli aracılar, borç içindeki umutsuz gençlerin zamanını yasa dışı yollarla alıp yaşlı ve zengin insanlara para karşılığı enjekte etmektedirler.
Muzaffer, birkaç gün araştırdıktan sonra şehrin arka sokaklarında eski bir saat tamircisi dükkânına giderek, bu yeraltı ağını yöneten zaman tefecilerinden birini buldu. Zamanını ihtiyacı olan bir gence karşılıksız vermek istediğini söyledi.
Tefeci, gözlüklerinin üzerinden Muzaffer’e bakarken şaşkınlığını gizleyemiyordu. “Bunu buralarda hep tersine yaparlar Muzaffer Bey,” dedi çatallı bir sesle. “Yaşlılar parayı basar, gençlerin yıllarını çalar. Sen ise elindeki o pırıl pırıl on altı yılı, beş kuruş almadan bir çocuğa mı vereceksin? Emin misin?”
Tefeciyle anlaştıktan sonra geriye hediyesini vereceği genci bulmak kalmıştı. Muzaffer, hiç evlenmemişti. Çocukları yoktu. Öyle geniş bir ailesi, yeğenleri de yoktu. Gençken “doğru zaman değil” diyerek terk ettiği, ertelediği o büyük aşkını aradı. Kadın artık hayatta değildi ama Eren adında bir torunu vardı ve Muzaffer’le buluşmayı kabul etmişti.
Buluşma günü geldiğinde Muzaffer, Eren’in karşısına oturdu. Yirmili yaşlarında, hayat dolu, yakışıklı bir gençti. Muzaffer ona hayallerini, en büyük arzularını sordu. Genç adam hayallerini anlatırken hayatın zorluklarından, parasızlıktan bahsediyor, “Belki bir gün yaparım, hayal işte,” diyerek geçiştiriyordu. Muzaffer’in kırk yıl önceki hâli gibiydi.
“Ben hayatımı o bekleme odasında çürüttüm evlat,” dedi Muzaffer. “Cebimde on altı yıllık gençlik var ama ben onu taşıyamıyorum. Eğer sen de benim gibi beklersen altmış yaşına geldiğinde her şey için çok geç olur. Şimdi gözlerimin içine bak ve bu yılları benden al. Bunu büyükannene borçluyum, ondan bir hediye gibi düşün.”
Eren hayatında ilk kez gördüğü bu adamın kendisine vermek üzere olduğu şeye inanamıyordu. Birkaç gün düşündü, sonunda Muzaffer’in ısrarıyla bu teklifi kabul etti.
Ara sokaktaki eski saat tamircisinin rutubetli ve loş dükkânında, zaman tefecisinin masaya bıraktığı alet, tam olarak Muzaffer’in hayatına benziyordu. Eski, paslı ama tıkır tıkır işleyen bir pirinç düzenek, iki ucunda ince hortumlar ve iğneler, ortasında ise boş bir cam hazne.
İğneler kollarına battı. Muzaffer önce derin bir nefes aldı. Aktarım başladığında, damarlarındaki neon mavi sarsıntı hortumlardan ileri doğru fırladı. Masanın ortasındaki cam hazne bir anda parlak mavi sıvıyla doldu. Sıvı küreden geçip Eren’in damarlarına sızarken Muzaffer’in omuzlarındaki ağır yük hafiflemeye, kalp atışları normal hızına dönmeye başladı. Muzaffer’in gözlerindeki o deli parıltı sönerken Eren, oturduğu sandalyede birden dikleşti. Gencin yüzüne bir parlaklık geldi, bakışlarındaki o ürkek bulut dağıldı, yerine dünyayı yerinden oynatabilecek bir cesaretin alevi yerleşti.
Aktarım bittiğinde Muzaffer derin, huzurlu bir iç çekti. Ruhuyla bedeni nihayet yeniden eşitlenmişti.
Eren masadan kalkarken Muzaffer’in elini sıkıp teşekkür etti. “Bu iyiliğinizi nasıl ödeyeceğim?”
“Beklemeyi bırak evlat. Git ve yaşa. Bana yapacağın en büyük iyilik bu olur.”
Eren dükkândan fırtına gibi çıkıp hayatın içine karıştı.
Muzaffer masanın üstünde duran gümüş renkli boş hesap cüzdanına baktı. Elli yıl boyunca bir kutsal kitap gibi sakladığı o cüzdan, şimdi anlamsızdı. Cüzdanı aldı ve tamircinin paslı metal çöp kovasına bıraktı. Zaman ile olan hesabı tamamen kapanmıştı.
Dükkândan dışarı adımını attı. Yağmur dinmiş, caddeler parıldıyordu. Alışkanlıkla sol bileğine, kol saatine kaydı gözü. Kırk yıl boyunca o akreple yelkovana bakıp doğru zamanın gelmesini beklemiş, günleri sayarak ömrünü tüketmişti. Şimdi saate bakmasının hiçbir anlamı yoktu. Artık hiçbir şeye geç kalamazdı, çünkü artık hiçbir şeyi beklemiyordu.
Yürürken kordonu yavaşça çözdü. Ağır, metal saati bileğinden çıkardı ve yanından geçtiği bir çöp tenekesine usulca bırakıverdi.
Derin bir nefes aldı. Gideceği hiçbir yer yoktu, yetişeceği hiçbir iş yoktu. Sadece ayaklarının onu götürdüğü yere doğru, o anın tadını çıkararak yürümeye başladı. Hayatında ilk kez bekleme odasından çıkmış, tamamen özgür bir adamdı.



