19 Mayıs bu yıl cuma gününe denk geldi. Şehir hızla boşalmaya başlamıştı. Herkesin dilinde aynı cümle, “Üç gün kaçalım bari.”
Ofiste planlar konuşuluyordu. Öğleden sonra yollar kilitlendi. Bagaja tıkıştırılmış eşyalar, köprü girişlerinde uzayan kuyruklar, sabırsız korna sesleri…
Ben hiçbir yere gitmemiştim.
Belki canım istemediğinden, belki yorgun olduğumdan, belki de artık tatilin bile insanı dinlendirmediği yaşlara geldiğimden.
19 Mayıs sabahı biraz dolaşmak için arabayla çıktım. Şehir garipti. Yarı boş, yarı aceleci. Sokaklar olması gerekenden sessizdi. Stadyuma giden çocuklar yok, bando sesleri yok…
Kırmızı ışıkta durduğumda önce düdük sesini duydum.
Sonra marş söyleyen çocukları.
Başımı çevirince okul bahçesini gördüm. Çocuklar bir örnek giyinmiş, ellerindeki kırmızı ponponlar aynı anda havaya kalkıyor, sonra birbirine karışıyordu. Erkek çocuklardan biri sırayı bozduğu için beden eğitimi öğretmeni uzaktan bağırıyordu.
Hepsinin ayağında bembeyaz ayakkabılar vardı.
Bir anda içime, eski bir sabah doğdu.
19 Mayıs sabahları erkenden uyanırdık. Alarm kurmaya gerek kalmazdı üstelik. İnsan çocukken heyecandan kendi kendine uyanıyor zaten. Daha güneş tam doğmadan evin içinde bir telaş başlardı. Annem camları açar, o güzel bahar sabahının serin kokusu eve dolardı. Mutfaktan çayın sesi gelir, annem saçlarımızı düzeltirken, bir yandan kahvaltıyı hazırlardı. Saçım sıkı sıkı toplanırken, tören için alınmış bembeyaz spor ayakkabılarım odamda hazır dururdu, o kadar beyazdı ki dışarıda giymeye kıyamazdım.
O ayakkabılar tören için özeldi sanki. Sıradan bir okul günü değildi çünkü 19 Mayıs. Başka bir heyecanı vardı. Çocuk aklımla tam açıklayamazdım belki ama önemli olduğunu hissederdim. Okulun bahçesine girince herkes daha düzgün yürür, daha canlı, daha neşeli olurdu. Tören başladığında ise herkes en ciddi tavrına bürünürdü. Sanki hepimiz görünmez bir görevin içindeydik.
Haftalar öncesinden başlardı provalar. Öğle güneşinin altında asfaltın üstünde saatlerce aynı hareketleri tekrar ederdik. Sağa dön, sola dön, uzat kolları… Beden eğitimi öğretmeninin düdüğü kulağımızın içinde çınlar halde eve giderdik. Bir arkadaş mutlaka yanlış yerde dururdu, biri gizlice sıradan ayrılıp su içmeye çalışırdı, ama kimse gerçekten şikâyet etmezdi.
Çocukken insan yorulduğu için üzülmek yerine, bir şeyin parçası olduğu için mutlu oluyor galiba. O yüzden güneşin altında beklemek koymuyordu bize, çünkü önemliydik. Çünkü bize “gençlik” deniyordu. Çünkü stadyuma çıkacağımız gün, hayatımızın en büyük günü gibi geliyordu.
19 Mayıs sabahı okul bahçesinde toplanır, stadyuma gitmek üzere sıraya girerdik. Herkes tertemiz. Kızların saçları sıkı sıkı toplanmış, erkeklerin gömlekleri içine sokulmuş. Bazıları heyecandan sessizleşir, bazıları yerinde duramazdı. Ben hep en önde yürür, okulun bayrağını taşırdım. Tören alanına yaklaştıkça, sanki çok büyük bir şey olacakmış gibi hissederdim.
Stadyuma ilk girişimizi hiç unutmuyorum. O kadar kocaman gelirdi ki bana. Tribünler insan dolu olurdu. Hoparlörden marşlar yankılanır, sunucunun sesi stadı coşkuyla dolaşırdı. Sahaya çıktığımızda ailelerimiz bizi bulmaya çalışırdı. Annemle babamın hepsi aynı giyinmiş yüzlerce çocuğun arasından beni bulmaları zordu ama ben onları mutlaka bulurdum. Çünkü bulunduğu yerdeki en uzun insan hep babam olurdu. El sallayarak konum bildirdikten sonra her hareketimi onların gördüğünü bilerek daha düzgün yapmaya çalışırdım. İzlediklerini bilmek yeterdi. Hareketi yanlış yapsam bile sorun olmayacak gibi hissederdim.
Bir stadyum dolusu insan içinde sadece iki çift göz için yürüyebiliyorsun çocukken.
Gösteri başladığında hepimiz göz ucuyla yandakine, öndekine bakarak aynı anda hareket etmeye çalışırdık. Tribünden bakınca düzenli görünüyorduk belki ama içerisi öyle değildi. Birimizin eli erken kalkar, diğeri yanlış tarafa döner, elimizdeki ponponlar birbirine dolaşır, gülmemek için dudağımızı ısırırdık. Yine de dışarıdan bakınca kusursuz görünürdük.
Tören bitince ayaklarımız ağrırdı. Yüzlerimiz güneşten kıpkırmızı olurdu. Eve dönünce yorgun ama görevimizi yerine getirmenin mutluluğuyla dolu olurduk. “Üstünü değiştir,” diyen annelerimize aldırmaz, tören kıyafetlerimizden ayrılmak istemezdik. Hemen televizyonu açar, başka şehirlerdeki törenleri merak ederdik. İstanbul’a, Ankara’ya gelen dünya çocuklarını izlerdik. Hepsi kendi ülkelerinin kıyafetleri ve danslarıyla ekrandan gülümserdi. Bayraklar, marşlar, gülümseyen çocuk yüzleri… O zaman dünya çok büyük ama bir o kadar da yakın görünürdü gözüme. İnsan büyüdükçe ülkeler değil, insanlar uzaklaşıyormuş meğer.
Çocukken bazı şeylerin bitebileceğine ihtimal vermiyoruz.
Bayramların hep aynı kalacağını sanıyorsun. Anne babanın hep tribünde olacağını. Geleceğin hep güzel bir yere çıkacağını. Büyümenin iyi bir şey olduğunu.
Sonra yıllar geçiyor.
Bir sabah yine 19 Mayıs oluyor ama artık tören için uyanmıyorsun. Tribünde seni arayan, el sallayan kimse olmuyor. Marşlar yine çalıyor ama insanın içindeki o kalabalık hissi eksiliyor.
Eskiden geleceği düşününce heyecanlanırken, şimdi yoruluyorsun.
Çocukken “Gençlik Bayramı” dendiğinde insan kendini güçlü hissediyor. Büyüyünce aynı kelime insana biraz hüzün veriyor. Sonra anlıyorsun, gençlik yalnızca yaştan ibaret değilmiş. Aynı zamanda bir şeye inanabilme hâliymiş. İçinde hâlâ umut taşıyabilmekmiş.
Belki de bu yüzden marşları duyunca boğazımız düğümleniyor.
Bayramlarda sadece geçmişi değil, bir zamanlar olduğumuz kişiyi de hatırlıyoruz.
Asfaltın üstünde saatlerce prova yapmasına rağmen yorulmayan o çocuğu.
Bir ülkenin daha güzel olabileceğine gerçekten inanan o çocuğu.
Korna sesleriyle irkildim. Yeşil yanmış. Okul bahçesinden yükselen marş sesleri trafik seslerinin içinde eriyip gidiyordu. Çocuklara son bir kez baktım. İçlerinden biri sıkılmış bir ifadeyle ayağının ucuyla yere vuruyordu. Beyaz ayakkabıları toza bulanmıştı çoktan.
Camı kapatıp arabayı hareket ettirdim. Bir an ona seslenmek istedim.
“Birazdan bitecek,” demek değil.
“Bir gün bunları özleyeceksin,” demek istedim.



