Tarih boyunca ne zaman yeni bir araç, zihnin ya da ellerin alışık olduğu sınırları esnetse, ilk tepkimiz savunmaya geçmek ve elimizdeki görünmez taşlarla o yeniliği protesto etmek oldu. Bu ayki dosya temamız her ne kadar “taş” olsa da ben bu kavramı çağlar boyunca yeniliğe fırlatılan o önyargı taşları üzerinden taşlama kavramı olarak düşünmek istiyorum.
Matbaanın ilk icat edildiği günleri hatırlayalım. El yazması ustalarının mürekkebe duyduğu saygı ve hürmet, baskı makinelerine karşı büyük bir direnç oluşturmuştu. Dökme harfleri kullananlar, sanatı yok etmekle suçlanmıştı. Sonra yıllar geçti ve örneğin fotoğraf makineleri stüdyolara girdiğinde bu kez ressamlar ayağa kalktı.
“Tuvalin ruhu öldü, sanat bitti!” çığlıkları yükseldi. Zaman fotoğraf makinelerini kabullendi ve herkesin sandıklarında birbirinden güzel fotoğraflar birikti. Ama teknoloji durmadı elbet. Ardından dijitalleşme, fotoğraf stüdyolarını tek tek sessizliğe gömdü. Şimdi herkes her dakika fotoğraf çekebilme özgürlüğüne erişti. Fakat dönüp baktığımızda resim sanatı ölmedi, el yazmacılığı bitmedi, gelişen fotoğraf makineleri ile ölümsüz eserler ortaya çıktı. Gerçek sanat, kendi özgün patikasını bulup yürümeye devam etti.
Bugün ise bambaşka ama çok tanıdık bir fırtınanın ortasındayız. Yapay zekâ ve edebiyat ilişkisi. Kulaktan kulağa yayılan bir fısıltı gazetesiyle karşı karşıyayız. Bazı yazarlar ya da yazar adayları, meğer yazılarını yapay zekâ ile yazıyormuş! Yani hayatımıza tepeden inen yapay zekâ bugünlerde edebi eserlere göz koydu. Ve günümüz cadı avı başladı.
Şahsen bir yazıyı tamamen yapay zekâya ürettirip altına kendi imzasını atmayı ben de etik bulmuyorum. Ama bu cümle dahi kişisel bir fikir olmaktan öteye gidemez. Neticede o sürece yazarlık demek ne kadar doğru olur, tartışılır. Ancak bir metnin yapay zekâdan çıktığını “hemen anladığını” iddia etmek ve bunu ispatı olmayan bir yargılama aracına dönüştürmek ne kadar hakkaniyetlidir, bunu da sorgulamak gerekir. Belki de o yazarın kendi tarzı böyledir ya da kalemi gerçekten o soğuk mesafeye yakındır. Somut bir kanıt olmaksızın insanları zan altında bırakmak, edebiyat dünyasında tedirgin edici bir “Cadı Avı” yaratmaktan başka neye yarar? “Acaba benim yazımı da insanlar yapay zekâ mı sanır?” korkusuyla kalem oynatmak, yazarın özgürlüğüne vurulan görünmez bir ket değil midir? Çünkü son zamanlarda yazarlar ve yayın sektörü içerisinde çıkan bu tarz fikirler, yazar kimliği edinen ya da edinmeye çalışan her şahsın üzerine bir sis gibi çöktü.
Üstelik yapay zekânın edebiyattaki rolünü konuşurken nedense gözden kaçırdığımız çok daha eski ve derin bir mesele var. Yıllardır birçok yazar ya da okurun aklını kurcalayıp durmuştur. Üzerinde büyük tartışmalar yapılmıştır. “Editörlük sınırları”.
Bugün yayıncılık dünyasında sıklıkla şahit olduğumuz ya da ünlü yazarların kendi ağzından dinlediğimiz bir gerçeklik var. Bazen bir editör, yazarın taslağına öyle aşırı müdahalelerde bulunuyor ki kurgudaki olay zincirini değiştiriyor, karakterlerin duygusal tepkilerini yeniden yazıyor ve hatta yazarın üslubunu baştan ayağa şekillendiriyor. Üstelik bu sınırı yüksek miktarda ücretler ödeyip aşan yazarlar var. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir editör yıllar içerisinde oturan, genel kabul görmüş meslek sınırlarının ötesine geçip kurguya ve hislere yön veriyorsa o kitap artık tek bir kişinin eseri midir? Bence bu tür durumlarda etikten bahsedeceksek, kitabın kapağındaki yazar adının yanına editörün adı da mutlaka eklenmelidir. Çünkü oradaki hayal gücü ve inşa süreci ortaklaşmıştır. Ve eğer yazar bunu bir editör ile değil de yapay zekâ ile yapıyorsa aynı şekilde kapak künyesine ekleyebilir. Nitekim editörlük sınırları nasıl ki zaman içinde ortaya çıktıysa yapay editörlüğün sınırları da mutlaka oluşacaktır.
Yapay zekânın edebiyattaki varlığını etik bir krizden ziyade, tarihin her döneminde yaşanan o kaçınılmaz kırılmalardan biri olarak okumak daha doğru olabilir. Bugün “etik dışı” ya da “yazarlığın sonu” olarak adlandırılan durumlar, belki de yarın yayıncılık sektörünün standart bir iş akışına ve yepyeni bir mesleki terime dönüşecek. Nitekim edebiyat dünyası bu dönüşümün ilk somut adımlarına tanıklık etmeye başladı bile. Japonya’da prestijli Akutagawa Ödülü’nü kazanan Rie Kudan romanının bir kısmını ChatGPT ile yazdığını açıkça dile getirdiğinde, ya da Kanadalı yazar Stephen Marche Death of an Author romanının %95’ini yapay zekâ modellerine ürettirip bunu şeffafça duyurduğunda büyük tartışmalar koptu. Ancak bu tartışmaların ortasında her iki eser de geniş kitlelere ulaştı, çok satanlar listelerine girmeyi başardı ve okur nezdinde karşılık buldu.
İnsanlar bu yeni üretim biçimini bir şekilde tüketiyor ve kanıksıyor. Belki de yakın gelecekte metni sıfırdan yazan değil, yapay zekâyı bir yönetmen gibi yönlendiren, kurguyu ve dili kürate eden yeni bir yazarlık türüyle, yeni bir mesleki unvanla karşılaşacağız. Hayatın ve teknolojinin bize neler getireceğini kestiremeyiz. Bildiğimiz tek şey, tarih boyunca hiçbir kavramın olduğu yerde kalmadığıdır. Nasıl ki ressamlar yüzlerce yıldır varsalar ve fotoğraf teknolojisinin yanı başında günümüzde de mükemmel eserler veriyorsalar, yazarlar ve yazarlık mesleği de var olmaya devam edecektir.
Hâl böyleyken, maddi imkânı olmadığı için profesyonel bir editörle çalışamayan bağımsız bir yazarın yapay zekâyı bir editör gibi kullanması neden bu kadar büyük bir kusur sayılsın? Yapay zekâyı tıkanan bir yerde fikir almak, dil bilgisini denetletmek veya imla hatalarını süzmek için kullanmak ile insan bir editörün süzgecinden geçmek arasında araç dışında ne fark vardır? İkisi de metni iyileştirme amacı taşır. Sınırı nerede çizeceğiz ve bu sınırlara kim karar verecek? Ortada kesin bir otorite yokken, yapay zekâ kullanımını tamamen aleyhte bir suçlamaya dönüştürmek bana göre meseleyi yüzeysel ele almaktır. Nitekim teknolojik unsurların hayatımıza etki süresini göz önünde bulundurmalıyız. Ve zaman içerisinde oluşacak genel kabul görmüş kuralları hep birlikte gözlemleyeceğiz.
Ben çocukluğumdan beri teknolojiyi heyecanla takip eden, insanoğlunun zihinsel ve teknolojik sınırlarının en son nereye varacağını merak eden biriyim. Küçükken bile, “Keşke yemek yemek için haplar çıksa, yuttuğumuzda hem tüm besinleri alsak hem de o lezzet tatminini hissetsek,” diye hayal ederdim. Çünkü günün yarısını yemek yapmaya, bulaşık yıkamaya, temizliğe ayırmak bana daha o küçücük aklımda büyük bir vakit kaybı gibi gelirdi. Bu yüklerden kurtulsak da kendimizi geliştirecek işlere, sanata, okumaya ayıracak daha çok vaktimiz olsa, diye düşünürdüm. Belki de bu yüzden bilim kurgu ve fantastik dünyalara tutkuyla bağlandım, bu kulvarda yazmayı sevdim. Hayalimdeki yapay zekâ ve robotlar hayatımıza girsin, gündelik ev işlerini, temizliği, bulaşığı devralsın. (I’Robot filmini yâd etmemek olmaz.) Biz insanlara da resim yapmak, şarkılar bestelemek, edebiyatla ilgilenmek kalsın. Ama ne garip bir ironidir ki teknoloji hayatımıza tam tersi bir kapıdan girdi. Gündelik ev işleri henüz robotlara tam olarak devredilmemişken -Bakın henüz diyorum, çünkü aslında şu an varlar ve komşu teyzeler, “Ay ben evime sokmam onu, gece boğar adamı,” diyorlar.- yapay zekâ doğrudan insanın hayal gücünün, resminin, müziğinin ve yazısının tam ortasına yerleşti. Yine de ben bu duruma tamamen karamsar bakmıyorum. Zira teknolojiyi küçümsemek ya da ondan korkup kaçmak yerine, onun iyi yönlerini görmemiz gerektiğine inanıyorum.
Son zamanlarda metinlerin altına insanların kolayca göremeyeceği gizli dijital imzalar ve filigranlar koyma teknolojisinden bahsediliyor. İleride bir metin sorgulandığında, “Evet, bu metin yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur,” denebilecekmiş. Peki, bu yenilik yazarları nasıl etkileyecek? Belki de bu şeffaflık, ortalıktaki cadı avını bir nebze yatıştırır ve mürekkebin namusunu yeniden ait olduğu yere teslim eder.
Ben kendi adıma on iki yaşımdan beri yazan biriyim. İlk kitabım Pandora Okyanusun Kalbi’ni yazmaya yıllar önce başladım. Araya giren hayat telaşı, günlük işler derken 2024 yılında tekrar ele alabildim. Ah bu işler güçler! Kitabı tamamladığımda, yıllar önce kaleme aldığım ilk bölümlere bile isteye hiç dokunmadım. İstedim ki okuyanlar ya da ileride değerlendirecek eleştirmenler, yazarın ilk baştaki acemiliği ile yıllar sonra ulaştığı tarz arasındaki o canlı farkı görsünler. Çünkü yıllar önceki acemi kişi de bendim, şimdiki kişi de benim. O zamanın izini silmek, kendi geçmişimi inkâr etmek olurdu. Ama yapay zekâ ve teknolojik gelişmeler hayatıma çok şey kattı. Örneğin artık kitabımı yazmak için özel bir zaman ayırmama gerek kalmadı. Örneğin artık mutfakta yemeğimi yaparken bir taraftan sesli kayıt ile konuşarak kitabımı yazıyorum. Ben söylüyorum o yazıya döküyor. Eskiden taslak defterleri tutarken şimdilerde taslak dosyalar tutuyorum. Teknoloji; iki gözümün çiçeği.
Sözün özü, yapay zekâ hayatımızın bir gerçeği. Onu tamamen reddedip kenara çekilmek ne kadar gerçek dışıysa, tüm üretimi ona devredip kenarda oturmak da bir o kadar ruhsuzdur. Önemli olan, bu yeni teknolojiyi bir tehdit olarak görmek yerine, kendi kalemimizin özgünlüğünü koruyarak onu bir yol arkadaşı, bir denetleyici süzgeç gibi kullanabilmektir. Yapay zekâ ile edebiyat arasındaki ince çizgide kararı verecek tek bir otorite yoktur.
Gerçek otorite, kendi üslubunun ahlakını korurken teknolojiyi zekice yönetebilen yazarın vicdanıdır.

