Günlük hayat dediğimiz şey, çoğu zaman omuzlarımıza yüklenmiş görünmez bir ağırlık gibi. Sabah uyan, koştur, çöz, sus, katlan, devam et… Her gün tekrar eden bu döngü bazen insana aynı soruyu sorduruyor.
“Bütün bunlar ne için?”
İnsan, fark etsin ya da etmesin, sırtında bir kaya taşır. Tıpkı Sisifos gibi.
Mitolojiye göre Sisifos, tanrılar tarafından cezalandırılmıştır. Ona verilen görev basittir ama acımasızdır. Dev bir kayayı bir dağın tepesine kadar itmek zorundadır. Ama her defasında tam zirveye ulaştığında kaya tekrar aşağı yuvarlanır. Ve Sisifos, aynı işi sonsuza kadar yeniden yapmak zorundadır.
“İnsan, yazgısının farkına vardığı an, ona boyun eğmek zorunda değildir.”
Sorunlar, sorumluluklar, kırgınlıklar, insan ilişkileri… Hepsi o kayanın parçalarıdır. Ve çoğu zaman insanın asıl yorgunluğu, bu yükün bitmeyecek olduğunu bilmesinden gelir.
Ama bir fark var. Sisifos’un hikâyesinde anlam yoktur. O, sadece kendisine verilen görevi yerine getirmek zorundadır. İnsan ise anlam arayan bir varlıktır.
İşte burada devreye bir kavram girer: ikigai.
Ben bunu dilimizde “yaşama sebebi” ya da daha içten bir ifadeyle “uyanma nedeni” olarak görüyorum.
Bir insanın sabah gözünü açtığında, içinden “Devam etmeliyim,” demesini sağlayan o ince ama güçlü bağdır bu. Büyük olmak zorunda değil. Gürültülü olmak zorunda hiç değil. Ama gerçek olmalı.
“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her neden ve nasıla katlanabilir.”
Benim yaşama nedenim uzun süre belirsizdi. Hep bir şey eksikti. Sanki hayat sadece sürdürülmesi gereken bir düzenek gibiydi. Yemek, içmek, çalışmak, yaşlanmak… Ve sonra yok olmak.
Ama içimde bir yer, bunun bu kadar basit olamayacağını biliyordu.
Sonra şunu fark ettim. Benim derdim yaşamak değil, iz bırakmaktı.
Yazdığım her cümle, kurduğum her hikâye, bastırdığım her kitap… Hepsi, bu dünyanın içine küçük bir işaret bırakmak gibiydi. “Ben buradaydım!” demenin en sessiz ama en kalıcı yolu.
Çok okunmak mı? Elbette güzel. Ama asıl mesele bu değil.
Çünkü kitabın ister milyonlara ulaşsın, ister bir kişinin bile eline zor geçsin. O kitap bir gün bir yerde açılacak. Birisi sayfalarını karıştıracak. Kapağına bakacak. Ve adını görecek.
Bazı izler, onları bırakanlardan daha uzun yaşar.
O an, sen bu dünyada yaşamış bir insan olarak var olacaksın.
Belki o kişi seni hiç tanımayacak. Belki yazdıklarının hepsini anlamayacak. Ama bir gerçek değişmeyecek.
Sen, yok olup gitmemiş olacaksın.
İz bırakmak tam olarak budur.
Bu yüzden mesele, hayatın ağırlığını ortadan kaldırmak değil. O kaya hep orada olacak. Ama artık onu neden ittiğini biliyorsan, yük olmaktan çıkar.
İnsanı tüketen şey yükü değil, anlamsızlığıdır.
İnsan, nedenini bulduğunda aynı hayatı bambaşka yaşar.
Ve belki de gerçek mesele şudur.
Hayatın seni tüketmesi ya da senin hayatı tüketmen değil, senin ona ne bıraktığındır.



