Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Tortulaşan Anılar

Güzün son demleriydi. Gökyüzü, ne üşütmeye ne de ısıtmaya karar verebilmiş, kararsız bir araf gibi asılıydı şehrin üzerinde. Kadın, etine batan mimik kıymık parçalarına aldırmadan, ahşap bankın üzerindeki kurumuş yaprakları eliyle usulca süpürdü. Belli ki özenli bir insandı. Öyle ya oturacağı bankı dahi temizliyordu. Bankın diğer ucunda adımları yılların ağırlığıyla yavaşlamış, yaşlı bir kadın oturuyordu. Bakışları, az ötedeki çocuk parkının neşeli gürültüsüne kenetlenmişti.

“Şunlara bak,” dedi yaşlı kadın, sesinde eskilere özlem duyan bir tınıyla. “Düşe kalka büyüyorlar işte…” diye davam etti, tebessüm ederek.

Genç kadın, sırf nazik olabilmek için buruk bir tebessümü yüzüne maske yaparak eşlik etti yaşlı kadına.

“Bir gün büyüyecekler mi gerçekten?”

“Büyüyecekler ya. Doğan hiç büyümez mi?”

“Ben pek emin değilim,” dedi genç olanı, gözlerini parktan ayırarak.

Genç kadın şimdi dikkatini çekmişti yaşlı olanın. Kırışıklıkların derinleştirdiği çehresini ona çevirdi. Merakla sordu.

“Sen evli misin kızım?”

Genç kadın bu kez gerçekten gülümsedi.

“Evliyim. Hatta iki de oğlum var,” diye cevapladı yaşlı kadının sorusunu.

Yaşlı kadın pek memnun olmuş gibi başını yukarı aşağı salladı. Sanki evlilik onun için çok mühimmiş gibi, aferin dercesine onaylamıştı genç kadını.

“Benim büyük oğlan on sekizine bastı. Ama hâlâ odasına adım attığımda yerde onun bıraktığı çorapları topluyorum. Küçük de pek farklı sayılmaz. Demek bir gün büyüyecekler.” Genç kadın sanki bunları yanındaki kadına değil de kendine söyler gibiydi. Yaşlı kadının dudaklarından hafif bir kıkırdama döküldü.

“Demek annesi topluyor hâlâ. Ah zamane çocukları.”

Söz bitti. Sessizlik, sonbahar rüzgârıyla birlikte aralarındaki boşluğa yerleşti. O sırada parkta bir çocuk, salıncağın hızına yenik düşüp kumların üzerine yuvarlandı. Acı bir feryat koptu küçük boğazından. Uzaktan bir kadın, eteğini uçurarak, âdeta rüzgârı yararak koştu çocuğa.

Yaşlı kadın bu koşuşu izlerken gözleri buğulandı. “İnsan,” dedi, “kaç yaşına gelirse gelsin, düştüğünde birinin ona doğru koşmasını istiyor. Hâlâ dizlerim ağrıdığında ovalarken, ‘Ah, anam,’ diye ovalarım.”

Genç kadın başını önüne eğdi. Kendi içine doğru bir şeyler fısıldıyordu sanki.

“Peki, sana kim koşuyor, güzel kızım? Annen de bu şehirde mi?” Yaşlı kadının konuşası gelmiş, sürekli sorular soruyordu. Ama bu kez soru havada asılı kaldı. Cevap çıkmadı genç kadının dudaklarından. Çantasından çıkardığı su şişesinden, boğazındaki o kuru yumruyu geçirmek ister gibi bir yudum aldı.

“Ben koşuyorum,” dedi nihayetinde. “Herkese yetişmek adına kendimi tüketerek, herkese ben koşuyorum.”

“Ah güzel kızım.”

Sert bir rüzgâr yalayıp geçti tenlerini. Genç kadın montunun fermuarını boğazına kadar çekti. Sanki hayatın soğukluğuna karşı bir kalkan oluşturmak ister gibi. Şimdi de onun konuşası, hiç susmayası gelmişti.

“Sabahın köründe fırladım yataktan. Kahvaltı telaşı, küçüğü okula yetiştirme koşturmacası. Sonra market koridorları, sonra işyerinin o bitmek bilmeyen mesaisi. Şimdi de…” Cümlenin arkasını getiremedi, kelimeler rüzgârda savruldu. Yaşlı kadın sabırla bekledi onun kendi eksikliğini tamamlamasını.

“Şimdi de biraz oturuyorum işte,” diye mırıldandı genç kadın.

“İyi yapıyorsun tabii. Hep koş koş. Azıcık dinlenmek iyidir yavrum.” Yaşlı kadın, genç olanı birkaç dakikalık sohbetten sonra sahiplenmişti bile. Ama birden göğsünü çatlatacak gibi derin bir iç çekti.

“Kadınların kafasının içi, hiçbir zaman tamamen tenha olmuyor,” deyiverdi. Sonra uzun, çok uzun bir süre sustular. Bakışları geçmişin sisli dehlizlerinde, o kayıp boşluğu arıyor gibiydi. O sırada parkın kıyısından, tezgâhından dumanlar tüten bir simitçi geçiyordu. Yaşlı kadının çocuksu bir parıltı beliren gözleri simitçiyi işaret etti.

“Canım nasıl simit çekti. Mis gibi de kokuttu mendebur.”

Genç kadın bir refleksle doğruldu.

“Hemen alayım.”

“Yok, yok, istemez.”

“Neden?”

“Para harcama boşuna.”

“İlahi, bir simitten ne olacak?”

Simitlerin sıcaklığı ellerini ısıtırken geri döndüğünde, yaşlı kadını gökyüzünün sonsuz maviliğine bakarken buldu.

“Ne düşünüyorsun öyle?”

“Gençliğimi.”

“Nasıldı bari?”

“Kısa.”

“Sadece bu kadar mı?”

“Çok daha kısa… O kadar kısa ki, fark etmeye bile vaktim olmadı.”

Yaşlı kadın, sıcak simitten küçük bir parça kopardı titreyen parmaklarıyla.

“İnsan gençken önünde duran zamanı hiç tükenmeyecek bir nehir sanıyor.”

“Değil miymiş?”

“Değilmiş. Bir bakıyorsun gelinlikle bir kapıdan girmişsin. Bir bakıyorsun kucağında bir ağlama sesi. Sonra o ses büyüyor, senden uzaklaşıyor. Ve nihayetinde bir bakıyorsun, aynada sana bakan bu yabancı yüz, sen olmuşsun. Başkalarının hayatı sürsün diye kendi hayatını feda etmişsin. Kovan değişiyor kızım. Ama yük hep aynı yük.”

Genç kadın bakışlarını kaçırdı. Bu kelimeler ruhuna batan bir kıymık gibi canını acıtmıştı. Bu kez ne bir tebessüm ne bir kıkırdama… Sessizlik, ağır ve siyah bir pelerin gibi bankın üzerine, o iki kadının omuzlarına çöktü. Ağaçtan kopan birkaç yaprak daha, toprağa sessizce teslim oldu. Yaşlı kadın, elindeki simidi ufalayıp toprağa bıraktı. Birkaç ürkek kuş, rızkın peşinden hemen etraflarını sardı. Park yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, mesaisi bitenlerin, evlerine sığınmaya çalışanların aceleci adımları etrafı sarıyordu. Çocuk sesleri, korna seslerine karışıyordu. Genç kadın saatine baktı. Zaman daralıyordu.

“Benim kızım vardı,” dedi yaşlı kadın, sesindeki o çocuksu boşlukla. Az önce bilgece konuşan o değilmiş gibi yaşlı kadının yüzündeki büyüleyici netlik, geldiği gibi hızla kayboldu ve yerini yeniden o tanıdık sise bıraktı. Yaşlı kadın etrafına bakındı. Ağaçların dallarında, uçuşan kuşlarda, binaların arkasında kaybolan güneşte aradı onu. Bulamadı.

“Gelecek,” dedi kendinden emin bir çaresizlikle. “Beni almaya gelecek.” Yaşlı kadın ellerini dizlerinin üzerine koydu. Şimdi bankın ucunda yapayalnız, korunmasız küçük bir kız çocuğu oturuyordu. “Çok bekledim,” dedi kısık bir sesle.

Genç kadın yutkundu, gözyaşını içine akıttı. Oturduğu yerden kalkarken sanki sırtında dünyayı taşıyormuşçasına ağır hareket ediyordu. Nihayet kalkabildikten sonra bir adım atıp yaşlı kadının önünde durdu. Yaşlı kadın, sislerin arkasından sıyrılıp doğrudan onun gözlerinin içine bakmaya çalıştı. Yabancı birine değil, ruhunun aynasına bakar gibi. Derin, tanımaya çalışan, hasret dolu bir bakışla. Sonra titreyen kırışık elini kaldırdı ve genç kadının yanağına usulca dokundu. Dokunuşu bir anne şefkatiyle sıcaktı.

“İyi bir kızdır benim kızım.”

Genç kadın başını o elin sıcaklığına doğru eğdi.

“Biliyorum.”

Hava artık tamamen serinlemiş, güneş binaların ardında kızıllıklar bırakarak çekilmişti. Genç kadın yavaşça eğildi. Yaşlı kadının rüzgârda açılan hırkasının düğmelerini tek tek, incitmeden ilikledi. Sonra o titreyen, yorgun elleri kendi avuçlarının içine aldı. Gözlerinin en derinine, o sislerin arkasındaki anneye baktı.

“Kızım beni almaya gelecek,” diye tekrarladı yaşlı kadın.

“Geldim Annem…”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Nebahat Dilara Demirci
Nebahat Dilara Demirci
Ankara Üniversitesi’nde Turizm Rehberliği eğitimi aldı. Ardından Profesyonel Tur Operatörlüğü alanında uzmanlaştı ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni onur belgesiyle tamamladı. Uzun yıllar İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra, kurgusal alana duyduğu ilgiyi yazarlığa taşıdı. Metinlerinde insanın iç dünyasını, seçimlerini ve kırılma anlarını odağına alır. Üretmenin, öğrenmenin ve insanlara dokunmanın hayatın her alanında mümkün olduğuna inanır. Pandora Okyanusun Kalbi ilk eseridir. Bu inançla yazmaya, editörlük yapmaya ve çeşitli dergilerde köşe yazarlığına devam etmektedir.

POPÜLER YAZILAR