Dijital Çağın Kibar Vahşeti: “Görüldü” Trajedisi ve Yitirilen İnsan Hürmeti
Zaman akıp giden bir nehirden ziyade, önündeki tüm asil değerleri yutan vahşi bir sel gibi değişiyor. Onunla birlikte sesimiz, sözümüz ve birbirimize dokunma biçimlerimiz de başkalaşıyor. Bu değişimden nasibini en çok alan ise hiç şüphesiz insanın insanla kurduğu mukaddes bağ, yani iletişim oldu.
Yazılı iletişimin mühürlü zarfları, beklenen postacıları ve satırlara sinen o ağır kokulu sabır, yerini parmak uçlarımızda hızla akıp giden piksellere bıraktı. Mektuplarda, kelimelerin arasına gizlenmiş o derin mahcubiyet, satır başlarındaki saygı duruşları ve sabrın imbiğinden geçmiş dostluklar, şimdilerde ekranlardaki mavi tıklara evrildi. Bugün artık hayatımız WhatsApp mesajlarının hızıyla ölçülüyor. Arkadaşlıklar, ortaklıklar, aşklar ve profesyonel bağlar Instagram DM’lerinde, hikâye yorumlarında, anlık iletilerde filizleniyor ya da oralarda can çekişiyor. Mesafeler kısaldı, dünyaya ulaşmak saniyelerimizi alıyor. Fakat ne acıdır ki mesafelerin kısaldığı bu dijital cennette, kalpler arasındaki uçurumlar hiç olmadığı kadar derinleşti. Çünkü insanlık, teknolojinin getirdiği sürati sindirebildi ama onunla birlikte gelmesi gereken ahlakı, görgüyü ve en temel nezaket kurallarını bu gelişime entegre etmesi gerektiğini, ya idrak edemedi ya da konfor alanına dokunduğu için görmezden gelmeyi seçti.
Şimdilerde ise hayat, yeşil bir ışığın yanıp sönmesinde, bir ekranın köşesinde beliren iki mavi tıkta, yahut cevapsız bırakılan soğuk dijital odalarda yaşanıyor. Ne var ki mesafeleri kısaltan bu teknoloji, kalpler arasındaki o ince ve zarif köprüleri, yani nezaketi, âdeta un ufak ediyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey masum bir alışkanlık değişikliği değil, düpedüz bir ahlak ve hürmet erozyonudur.
Bugün adına “sosyal” dediğimiz bu ağlarda, insan ilişkilerinin en kadim kuralı olan “görgü”, sessiz sedasız bir infaza kurban gidiyor. Bir mesaja günlerce dönmemek, bir cümleyi okuyup da hiç okunmamış gibi hayatın hengâmesine dalmak ya da o kibirli “görüldü” işaretini bir yüz çevirme eylemi gibi muhatabının alnına çarpmak. İşte bu, yeni nesil bir hoyratlığın tezahürüdür. İnsanları ne içeride ne dışarıda tutarak, onları dijital bir belirsizlik boşluğunda asılı bırakmak, modern dünyanın en yaygın kibir biçimidir.
Bu riyakârlığın en konforlu sığınağı ise hiç şüphesiz o meşhur nakarattır. “Çok yoğunum, başımı kaşıyacak vaktim yok.” Bu cümle, modern insanın kendi kabalığını, umursamazlığını ve kibirli seçiciliğini örtmek için kullandığı en ucuz fondötendir. Yoğunluk, bir insanı nezaketten, terbiyeden ve insan olmanın getirdiği sorumluluklardan muaf kılan bir zırh olamaz, olmamalıdır. Gün yirmi dört saattir ve hiç kimse, ama hiç kimse, hayat memat meselesi bir krizin ortasında değilse, telefonunu eline alıp sosyal medyada saatlerce gezinirken, bir videoyu beğenirken ya da başka mecralarda boy gösterirken; kendisine yazan bir insana, “Seni gördüm, en kısa zamanda döneceğim,” yazamayacak kadar meşgul değildir. Bu bir zaman meselesi değil, tamamen bir değer meselesidir. İnsan, zamanın kölesi değil, onun mimarıdır. Kalbinde, zihninde kime ve neye değer veriyorsa ona ayıracak beş saniyeyi her zaman bulur. Birine dönmemek, “Zamanım yok,” demek değil “Sen benim zamanıma, emeğime ve varlığına saygı duymama değecek bir mertebede değilsin,” demektir. Bu, muhatabının insanlık onuruna gizlice sıkılmış bir kurşundur.
Bu pervasızlığın temelinde, dijital ekranların insanı nesneleştirmesi yatmaktadır. Karşısındakini kanıyla, canıyla, duygularıyla var olan bir insan olarak değil de sadece ekranda beliren bir isim, bir profil fotoğrafı olarak gören modern birey, ona karşı hiçbir sorumluluk hissetmiyor. Arkadaşlıklar bir tuşla silinebildiği, iş ilişkileri bir emojiyle geçiştirilebildiği için, iletişimin ahlaki sorumluluğu da ortadan kalkıyor. Aslında biri size bir kelime emanet ettiğinde, o kelime artık sizin sorumluluğunuzdadır. Cevapsız bırakılan her mesaj, o güven köprüsünden koparılan bir taştır. “Görüldü” atıp susmak, bir insanın varlığını yok saymaktır. Ona, “Sen benim için görünmezsin, yok hükmündesin,” mesajını vermektir. Bir insanı görmezden gelmek, ona küfür etmekten çok daha ağır bir şiddet biçimidir. Çünkü küfürde bile bir muhatap alma vardır. Oysa görmezden gelmede, muhatabın insanlığını tamamen inkâr etme kibri gizlidir.
Ne acıdır ki bu durum sadece arkadaşlık ilişkilerini değil, iş ve profesyonel hayatı da bir kanser gibi sarıp sarmalamış durumda. İş mesajlarına, tekliflere, ricalara ya da ortaklık taleplerine günlerce dönmeyen, güya “büyük işler başaran” o kibirli zihniyet, aslında profesyonellikten ne kadar uzak olduğunu kendi elleriyle tescillemektedir. Gerçekten büyük ve asil olan insan, her şartta nezaketini koruyan, kendisine uzatılan eli havada bırakmayandır. İletişimi kendi çıkarına göre eğip büken, işine gelene saniyesinde dönüp işine gelmeyeni dijital bir mezara gömen insanlar; sadece görgüsüz değil, aynı zamanda güvenilmez karakterlerdir.
İnsanlar bunu öyle kanıksadı, öyle sıradanlaştırdı ki arkasındaki manevi yıkımı ve görgüsüzlüğü fark edemeyecek kadar körleştiler. Bir mesaja bilerek ve isteyerek cevap vermemek, modern dünyanın “evde yok taklidi” yapan saygısız insan modelidir. Eskiden birisi kapınızı çaldığında, içeride olduğunuzu bildiği hâlde kapıyı açmamak, ne kadar büyük bir ayıp, ne kadar ağır bir hakaret ve haysiyet kırıcı bir eylemdiyse bugün de bir mesaja kasten dönmemek, aynı derecede yüz kızartıcı bir görgü sorunudur.
İletişim, sadece kelimelerin takası değil ruhların birbirine açtığı birer kredidir. İnsan, karşısındakinin varlığına saygı duyduğu ölçüde saygı kazanır. Bu duruma öfkelenmekte, kırılmakta ve sinirlenmekte sonuna kadar haklıyız. Çünkü bu öfke, içimizdeki o kadim asalet duygusunun, yitirilmeye çalışılan insanlığa karşı gösterdiği asil bir reflekstir. Bu kabalığı normalleştirmeyi reddetmek, “Çağ böyle ne yapalım,” rehavetine kapılmamak, insan kalabilmenin adabındandır. Bizler, bir mesaja verilecek iki satırlık cevabın arkasındaki o ince ruhu, o medeni duruşu savunmaya devam etmek zorundayız.
Sonuç olarak; ekranların ardına gizlenip teknolojinin hızıyla kendi cücelerini dev sanan bu kibir toplumu bilmelidir ki, bir insanın kalitesi kendisine yönelen bir sese verdiği yanıtın zarafetiyle ölçülür. Dijitalleşen dünyaya, yitirilen tüm değerlere inat; görgü, ahlak ve insana hürmet, kalbinin asaletini kaybetmemiş olanların en büyük, en sarsılmaz kalesi olmaya devam edecektir. Ve o kaleyi terk etmeyenler, bu çürüme çağının en gerçek, en onurlu galipleridir.



