Sarsılmaz sandığımız, dilsiz ve akılsız bildiğimiz taşın, dili ve aklı ile kibrinden kurduğu dünyasıyla övünen insanın kendi lisan-ı hâliyle yaptığı bir seng-i sükût yolculuğudur bu… Evvela belki de aklımızdan hiç çıkarmayacağımız, insanın kendini sadece etten ve kemikten ibaret sanıyor yanılgısı. Oysa insan, rüzgârda savrulan bir toz zerresi ile dağların bağrında kurşun gibi ağır duran taş arasında bir köprüdür. Toprak ve de insan, kâinatın ilk hırkasıdır denir fakat taş, zamanın keskin törpüsüne karşı sükût ile direnir. İçindekini anlatsa çarelerin içinden geçemez, dili olsa bu kadar kederi saklayamaz. İnsan saklayamadı.

Taş, kâinatın gürültüsüne, insanın hırslarına ve zamanın akışına karşı dilsiz bir şahittir. İnsan kelimelerin şehvetine kapılıp hata üstüne hata yaparken; taş, âdeta bir teslimiyete bürünmüş, sanki hâl diliyle yaratıcısına ibadet etmektedir. Doğanın sessiz, dertli nidası gibi. Onun sessizliği, haddini bilmenin, dünyaya karşı bir beklenti içinde olmamanın ve varoluş gayesini kelimesizce yaşamanın en saf hâlidir. Taşın özü varoluşundan önce gelir; neyse odur. İnsan ise önce var olur, sonra kendi özünü ve anlamını kendi seçer. O da elbette becerebilirse.  Eğilir, bükülür, dik durur kâh bir elif kâh bir vav misali. Taş zamanın dışındadır, geçmişi veya geleceği düşünmez. İnsan zamanın bilincindedir; ölümün farkında olarak geleceği planlar bazen planladığı için utanır ve kaygı duyar. İçin için şahitliğinin altında ağırlaşsa da taş sadece bir nesnedir. İnsan ise hem kendinin hem de dış dünyanın farkında olan tek öznedir. Taş bir kader yazamaz o kadere karşı koyamaz. İnsan ise yerçekimine, doğaya ve kadere rağmen seçme, direnme ve kendi kaderini yazma özgürlüğüne sahiptir az da olsa.

Ümidimiz olan şu cümleye teslim olarak, “Kaderi ancak dua değiştirir.”

Taş rüzgâra, yağmura ve acıya karşı tepkisizdir. İnsan ise kırılgan bir kalbe sahiptir; hüzünlenir, âşık olur ve acı çeker. Özler, vuslat bekler, acı çeker. İster, ümit eder, acı çeker. Mevsimleri suçlar, şehirlere kızar ve kendine küser. Topraktan gelip yine ona geri döneceğini adı gibi bilir fakat kabullenmekte acizdir. Taş dünyayı sessizce izleyendir. İnsan ise hikâyeler anlatan, sanat yapan ve dünyaya kendi izini; şarkılarla, şiirlerle, yazılarla ve tavırlarla bırakandır. Taş kalabalıklar içinde bile yalnızlığı hissetmez. İnsan öyle mi? Evrende kendi yalnızlığının farkında olan ve bu yüzden sürekli bağ kurmaya çalışan tek varlıktır. Varoluşa bu kadar karşı çıkıp var olmaya ömrünü harcayandır. Tıpkı varoluşa itiraz ederek de bir varoluş sancısı çeken Albert Camus gibi… Kendini asla bir varoluşçu olarak tanımlamamıştır fakat Albert Camus’nün Sisifos Söyleni (Le Mythe de Sisyphe), taş ve insan ilişkisini, insan varoluşunun saçmalığını (Absürdizm) ve bu saçmalığa karşı direnişini güzel bir hikâyeyle anlatır. (Bu bilgilendirmede kaynak; Wikipedia) Konu, felsefenin Yunan mitolojilerindeki efsanelere girecek belki ama Sisifos, yani Korint kralı tanrıları kandırdığı için sonsuza kadar büyük bir kayayı, dağın tepesine yuvarlamaya mahkûm edilir. Kaya tam zirveye ulaşacakken tekrar aşağı düşer Sisifos her seferinde yeniden çıkarmaya çalışır. Böyle bakınca da varoluş, ne kadar beyhudeymiş değil mi? Mecazi bir duruş ile taş ve insan yine yan yana… Burada kayanın her seferinde zirveye taşınması kadere ve tanrılara da baş kaldırının bir şekli olarak yorumlanabiliyor.

İşte böyle…

Ne kadar kitap ne kadar dize, ne kadar kıssadan hisse olsa da taşın da insanın da terazisi eşitlenmez. Eşitlense taş yine susar insan, dilinin esaretini yaşar. Taş olsa çatlar ama çatlamaz, yüreğinin orta yerinden çatlayan yine insandır. Dünya burası, burası bu kadar…

Ya kalbini taş gibi sağlam tutacaksın ya taş kalplere kafa tutacaksın. Ya gönlün taş kesilse merhametin pamuk olacak ya pamuk gibi görünüp sertliğinle can yakacaksın.

İstersen gönül bu, böyle yaratılmış deyip dağa taşa haykıracaksın, bazen de suçu yazdıklarına atacaksın… Söylemezsen karada bile boğulacaksın. Sen bilirsin; şimdi sen karar ver.

Sevgiler…

Bu yazı sana ne hissettirdi?