Karanlık bir odada, tek bir ışık huzmesinin altında duruyorum. Ellerim cebimde, gözlerim yerde biriken o gri tabakada. Kendi kendime mırıldanıyorum…
Zaman…
Üstümüzü başımızı hayal kırıklıklarıyla kirletmeden önce, her birimiz kendi çıplak gerçeğimizle parıldardık. Sonra dünya girdi araya. O şehveti ve ihtişamıyla tüm silahlarını da kuşanarak. Bizler de yaralanmamak için zırhlar edindik, kırılmamak için kat kat maskeler taktık yüzümüze. Her maske, dışarıdaki tehlikelere karşı bir kalkandı belki ama içerideki ışığı da yavaş yavaş karanlığa gömdü. Ruhumuzun derinliklerinde, o dokunulmaz sandığımız odalarda sessiz bir toz birikmeye başladı o zaman. Kendimizi koruyalım derken, kendimizden uzaklaştık. Bugün o tozlu odanın kapısını aralayıp, geçmişin tortularını elimle sildiğimde anladım. Aynadaki o yabancı, sahte rollerin ve başkalarını memnun etme çabasının bir ürünüydü sadece. Oysa o kalın gri tabakayı cesaretle kazıyıp altındaki saf zemine ulaştığımda, içimi sızlatacak farkındalığı tahmin ediyordum. Maskelerin altında ne kadar yürekli ve güzel olduğumuzu biliyordum.
Korkusuzduk, sevmekten ve incinmekten çekinmezdik. Kendi masumiyetimiz, yüzümüzü saklama gereği duymadığımız o eski günlerde gizliydi. İçimizdeki tozu süpürmek, sadece geçmişi temizlemek değildir; o maskelerin ardında bıraktığımız cesur insanı yeniden bulup çıkarma mücadelesidir. Genzi yakan o ilk yüzleşme anı geçip toz bulutu yere indiğinde, insan kendine ait olan o eski güzelliği yeniden hatırlar. Biz, o sahte yüzlerin çok ötesinde, hâlâ o ilk günkü kadar kırılgan ama bir o kadar da güçlüyüz demeye çalışmak bu hayatın kaçta kaçı? Birer demir ökçelere dönüştüğümüzü ne zaman anlıyoruz? Gülüşlerimiz geciktiğinde mi? Merhametimiz buzdan bir kaleye dönüştüğünde içimiz üşümeye başladığında mı?
Aslında bir tesellim var; fark etmek…
Her hayal kırıklığında, “Her neyse,” deyip yuttuğum sözde, üzerime bir kat daha toz eklendi. Fark etmiştim. Kendimi o kadar uzun süre erteledim ki, içimdeki o kilitli odaya girmeye korkar oldum. Kimseyi de sokamadım. Ya görürlerse içimdeki bu mezarları ya bu kadar ölüyle yaşamanın hesabını sorarlarsa? Hayır hayır bunu kendime yapamazdım. Önce ben; evet önce ben. Çünkü biliyordum; kapıyı araladığım an, o toz bulutu beni boğacaktı. Soluyamayacaktım gerçeği. Genzi yakan, gözü yaşartan o geçmişi içime çekmeye cesaretim yoktu. Ben de öyle yaptım işte. Çekmedim, kaçtım, yaralarımı gizledim. İçimi süpürmeyi unutmuş gibi yaptım. Sonra da zaten unuttum.
Sonra…
Derin bir nefes alıp öksürüyorum, elimle havayı dağıtmaya çalışıyorum…
Ayna mı o? Tam karşıda kenarları oymalı anneannemin aynası gibi. Tozların arasında gözlerim göründü. Neyse ki hâlâ bir yaşlılık buğusu sarmamıştı onları. Bu gecikmemiştik rahatlığıyla kafamı sağa sola salladım. Dudaklarımın üstü kırışmış mı? Yok canım. Göz kenarlarım? Onlar gülme çizgileri… Ağlama, gülme, ağlama, gülme…
Fark etmek ile artık kaçamamak arasında kaç masumiyet gizli acaba? Gülüyorum, sesli.
Şimdi tam karşındayım işte. Yıllardır yüzüne bakmadığım, üzerine çöken tortudan rengi solmuş o aynanın önündeyim. Bak, elimi sürüyorum yüzeyine. Çekiyorum sertçe. Toz havalanıyor, altından sen çıkıyorsun. Ne kadar da yorulmuşsun kendinden kaçmaktan… Ne kadar da yabancılaşmışsın kendine. Bu toz benim. Bu hatalar, bu kırgınlıklar, bu yarım kalmışlıklar hepsi benim. Ama bak, buradayım işte. Öksürsem de ciğerlerim yansa da buradayım. Ve biz temizlemeden göz göze geldiğimiz o aynada, ilk defa birbirimizi gerçekten göreceğiz.
Buraya kadarmış.



