“Taş gibi ihanet.”
Ding dong….
Kadın mutfaktan çıkıp kapıya yürüdü. Kapıyı açmadan önce elini saçlarına götürüp düzeltti. Aynadaki yüzüne bir an baktı. Gülümsemedi. Yüzüne, gün içinde insanlara göstermek zorunda olduğu, o çalışan ifadeyi yerleştirdi ve kapıyı açtı.
“Merhaba…”
“Merhaba…”
Adam içeri girdi. Ayakkabılarını çıkardı, ceketini askıya astı. Kadın bir süre hiçbir şey söylemeden onu izledi.
Adam, çocukların odasına doğru bakıp sordu.
“Çocuklar uyudu mu?”
“Evet.”
Kadın, sesini olabildiğince normal çıkarmaya çalıştı.
“Geç kaldın.”
Adam saatine baktı.
“İş bitmedi. Evi bir an önce bitirmemiz söylendi. Herkes kaldı, ben de kalmak zorunda kaldım.”
Kadın başını hafifçe salladı.
“Tabii öyledir.”
Adam onun yüzüne baktı. Kadın gözlerini kaçırdı.
Mutfaktan yemek kokusu geliyordu.
“Yemek dolapta. İstersen ısıtayım.”
“Gerek yok. Geç saate kadar kaldığımız için akşam yemeği de verdiler.
Kadın yine başını salladı.
“Tabii öyledir.”
Bu cümleyi söylerken kendi sesini bile yabancı buldu. Son zamanlarda çok sık söylüyordu bunu. Tabii öyledir. Tabii işi uzamıştır. Tabii telefonu sessizde kalmıştır. Tabii toplantısı vardır. Tabii eve geç gelecektir.
İnsan bazen yalanlara inanmak için değil, hayatını aynı şekilde sürdürebilmek için inanıyormuş gibi yapıyordu.
Adam bir süre mutfakta durduktan sonra sordu.
“Selda’nın okuldaki ilk günü nasıldı?”
Kadın elindeki bardağı yıkamayı bıraktı. Bu soruyu beklemiyordu.
“Sormadım.”
“Neden?”
“Ev işlerinden fırsat olmadı. Atif’i de okula götürüp getirdim.”
Adam başını salladı.
“Anladım.”
Kadın elindeki su bardağını tezgâha bıraktı. Tık. Ses, mutfağın sessizliğinde gereğinden fazla yankılandı.
Adam çocukların odasına baktı.
“Çocuklar uyuyor. Sessiz ol.”
Kadın hiçbir şey söylemedi.Adam banyoya geçti. Kadın arkasından bakarken içinden tek bir cümle geçti. Acaba anladı mı?
Belki yüzüne fazla yansımıştı. Belki yeterince profesyonel olamamıştı. Adam banyodan çıkıp yatak odasına geçtiğinde kendi kendine düşündü. Bugün geçiştirdik. Sabah nasıl bir yalan uyduracağım? Belki biraz ilgi versem tamamdır. Yatakta gönlünü alırım. Tatlım, uyudun mu? Seni özledim. Bir iki yanak öpücüğü. Dudaklarından biraz daha uzun bir öpücük. Biraz şehvet. Biraz sevgi. Belki kadın, her şeyi unutmuş gibi davranırdı.
Yatakta yan yana uzandılar. Odanın ışığı çoktan kapanmıştı. Adam bir süre sessiz kaldıktan sonra kadına yaklaştı.
“Tatlım, uyudun mu?”
Kadın gözlerini açmadı. Adam yanağından öptü. Sonra dudaklarından. Bir kez daha. Kadın yüzünü hafifçe çevirdi.
“İstemiyorum bugün.”
Adamın eli havada kaldı.
“Neyin var?”
“Hiçbir şey.”
Kadın sırtını döndü.
“Uyu.”
Adam birkaç saniye daha bekledi. Sonra o da arkasını döndü. Çok geçmeden odada horlama sesi duyuldu. Kadın ise hâlâ uyanıktı. Tavana bakıyordu. Karanlığın içinde aynı düşünce dönüp duruyordu. Bir şey vardı. Bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Ama ne olduğunu bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu. Yavaşça yataktan kalktı.
Ayağının ucuna basarak komodine gitti. Adamın telefonu oradaydı. Kadın telefona baktı. Bir süre elini uzatamadı. Sonra aldı. Parola neydi? Geçen gün gizlice görmüştü. Hatırladı. Babasının doğum yılı. Rakamları girdi. Telefon açıldı. Mesajlara baktı. Bir şey yoktu. Sosyal medya hesaplarına baktı. Orada da bir şey yoktu. Kadın derin bir nefes aldı. Telefonu bırakacaktı. Ama içindeki o ses yine konuştu. Olmalıydı. Bu kadar yabani öpücükler durduk yere olmazdı. Bir daha baktı. Bu kez daha dikkatli. Sonra arşivlenmiş mesajları gördü. Parmağı ekranda durdu. Bir an düşündü. Sonra dokundu. Karşısına bir isim çıktı. Selim Satıcı. Kadın kaşlarını çattı. Bir erkek. Birkaç cevapsız arama. İsmin üzerine dokundu. Banka kartına yapılan iadeler vardı. Sonra arşivlenmiş konuşmalar. Kadın ilk mesaja baktı. Sonra diğerine. Bir süre sonra artık okumuyordu. Sadece ekrana bakıyordu. Bazı gerçekleri insan okuduğu anda anlamaz. Önce bedeni anlar. Midesi kasılır. Ellerin titrer. Nefesi değişir. Kalbi bir anlığına göğsünün içinde yanlış yere çarpar. Kadın o anda anladı. İşte buldum. Kalbini taş edecek ihanetin belgesini bulmuştu.
Hemen kendi telefonunu aldı. Ekranın ışığını kıstı. Mesajların fotoğrafını çekti. Bir. İki. Üç. Telefonu kapattı. Kocasına baktı. Uyuyordu. Az önce ona yaklaşan adam şimdi hiçbir şey olmamış gibi uyuyordu. Kadın onu uyandırmak istedi. Uyandır. Sor. Ne zamandır? Kim bu? Bana kaç kere yalan söyledin? Neden? Ama eli kocasının omzuna gitmedi. Çünkü çocuklar diğer odadaydı. Çünkü ev vardı. Çünkü iki çocuk vardı. Çünkü o ev sadece duvarlardan oluşmuyordu. O evin her köşesinde onun hayatı vardı. Mutfak dolaplarını birlikte seçmişlerdi. Salonun perdesini aylarca para biriktirip almışlardı. İlk gece bu evde yerde bir yatağın üzerinde yatmışlardı. Duvarlar daha boyanmamıştı.
Murat o gece ona sarılıp,
“Bir gün her şeyimiz olacak,” demişti.
Kadın inanmıştı. Çünkü o zamanlar Murat ona gerçekten deliler gibi âşık görünüyordu.
Çocuk istediğini ilk söylediği günü hatırladı.
“Senden bir kızım olsun istiyorum.”
Sonra Selda doğmuştu. Murat hastanenin koridorunda sabaha kadar beklemişti. Atif doğduğunda da ağlamıştı. Bütün bunlar gerçekti. Peki şimdi hangisi gerçekti? O günkü adam mı? Yoksa bu gece yanında uyuyan adam mı?
Kadın başını ellerinin arasına aldı. Çok mu eksiktim? Hani seviyordun beni? Hani beni deliler gibi seviyordun? Benden çocuk istiyordun. Şimdi ne oldu? Şimdi hangi yalanı uyduracaksın?
Kadın yatağın kenarında oturup uzun süre düşündü. Sabah yüzleşebilir miydi? Belki. Boşanabilir miydi? Belki. Ama sonra? Çocuklar? Ev? Borçlar? Yıllarca birlikte kurdukları hayat? Şimdi giden o mu olacaktı? Neden hep ihanet edilen kişi gitmek zorundaydı? Neden evini terk eden, çocuklarının düzenini bozan, hayatını yeniden kurmak zorunda kalan kişi kadın olmalıydı?
Kadın çocukların odasına gitti. Kapıyı yavaşça açtı. Selda uyuyordu. Battaniyesi yere düşmüştü. Kadın eğilip battaniyeyi kaldırdı. Üzerini örttü. Saçlarını okşadı. Atif de yatağında küçücük bedeniyle kıvrılmış uyuyordu. Kadın ikisine baktı. İçinden söylemek geldi. Babanız annenize ihanet etti. Ama söylemedi. Henüz değil. Belki de hiç. Çocukların babalarına olan sevgisini, yetişkinlerin günahıyla kirletmek istemedi.
Kapıyı kapatıp mutfağa döndü. Tezgâhtaki su bardağını gördü. Elindeki bardak az önce nasıl da yankılanmıştı. Tık. Bardağı aldı. Musluğu açtı. Yıkadı. Yerine koydu. Her zamanki yerine. Sonra pencerenin önüne geçti. Dışarıda gecenin karanlığı yavaş yavaş çözülüyordu. Sabah yaklaşıyordu. Birazdan çocuklar uyanacaktı. Selda’nın saçını örecekti. Atif’in çantasını hazırlayacaktı. Kahvaltı yapacaktı. Murat işe gidecekti. Belki yine yanağından öpecekti.
Belki yine,
“Akşam erken geleceğim,” diyecekti.
Ve kadın belki yine,
“Tamam,” diyecekti.
Ama artık o “tamam”ın içinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Kadın telefonunu açtı. Çektiği fotoğraflara baktı. Sonra ekranı kapattı. Silmedi. Ama kimseye göndermedi. Kocasını uyandırmadı. Kavga etmedi. Gitmedi. Kalacağına da karar vermedi. Sadece sabahı bekledi.
Yatak odasından Murat’ın sesi geldi.
“Nermin…”
Kadın başını kaldırdı.
“Nermin, uyuyor musun?”
Kadın birkaç saniye sustu. Sonra,
“Hayır.”
“Neden uyumadın?”
Kadın pencerenin dışındaki ilk ışığa baktı.
“Bilmiyorum.”
Murat tekrar sustu. Kadın da sustu. Çaydanlığı ocağa koydu. İki çocuğun beslenme çantasını hazırladı. Ekmekleri kesti. Selda’nın saç tokasını buldu. Atif’in kaybolan çorabını çekmeceden çıkardı. Sonra ütünün başına geçti. Murat’ın gömleğini eline aldı. Gömleğe baktı. Uzun süre. Dün olsa düşünmeden ütülerdi. Bugün ise ilk kez elindeki gömleği sanki başka bir adamın gömleğiymiş gibi tuttu. Sonra ütüyü çalıştırdı. Çünkü çocuklar birazdan uyanacaktı. Çünkü hayat devam ediyordu. Çünkü bazen bir kadın, gece öğrendiği ihaneti sabahın ilk saatlerinde ütünün buharına karıştırıp saklamak zorunda kalıyordu.
Ve Nermin o sabah henüz ne gidecek kadar güçlüydü ne de kalmaya karar verecek kadar hazırdı. Sadece şunu biliyordu: devam edecekti… Evliliğe, hayatına, rutin işlerine.

