Çok sevdiğim bir koku vardır; sandık kokusu gibi. Eski bir kütüphaneye girdiğimde içime dolan, eski kitapların sayfalarına sinmiş o ağır ve tatlı koku… Nerede, raflarında eski püskü kitaplar olan bir yer görsem, hemen dalarım. Sanırım beni gerçekten mutlu eden yer sadece oralar. Uzun zamandır kendime kitap almıyordum. Oysa bugün yeni bir kitap almanın tam zamanıydı. Neden mi? Çünkü bugün yağmur yağıyordu. Öyle böyle değil; sanki gökyüzü içinde günlerdir biriktirdiği her şeyi, bir anda yere bırakmaya karar vermişti. Bastığım her yerde su vardı ve ayakkabılarımın altında çıkan ses boş bir sokakta yankılanıyordu.

Öğlen olmasına rağmen hava karanlıktı. Güneş, bulutların arasında saklambaç oynuyor gibiydi.

“Kitap ve kahve zamanı. Ben kahveci değilim. Ben çaycıyım.” Neyse…

Yağmur yeniden hızlanmadan o mis kokulu kütüphaneye ulaştım. En ön raflarda yepyeni kitaplar vardı. Parlak kapaklar, tertemiz sayfalar, henüz kimsenin dokunmadığı kitaplar… Ben ise her zamanki gibi en arkaya geçtim. Orada, sayfaları çevrilmekten sararmış, bazı yerleri dokunsam dağılacakmış gibi duran eski kitaplar vardı. Birini elime aldım. Dreiser’in Kerrie Bacı… Hayır. On altı yaşındayken okumaya çalışmış, yarısına bile gelemeden bırakmıştım. Yanındaki kitaba uzandım. Dostoyevski. Hayır, bu da olamazdı. Sonunda gözüm Theodore Dreiser’in Jennie Gerhardt kitabına takıldı. Güçlü bir kadın… Ama kalbi pamuk gibi. Belki yeniden okumanın tam zamanıydı.

Kitabı resepsiyona götürüp kendi adıma kaydettirdim ve bir aylığına aldım. Dışarı çıktığımda yağmur daha da hızlanmıştı. Edinburgh’da şemsiye kullanmayı zaten sevmem. Böyle güzel bir mevsimde biraz ıslanmayı göze almalısın. Eve vardığımda saçlarımın kıvrımları iyice ıslanmıştı. Üzerimi değiştirdim. Çayın altını yaktım. Sonra koltuğa oturup kitabı elime aldım.

İlk birkaç sayfayı büyük bir keyifle okudum. Derken çayın altını kapatmak için ayağa kalkarken elimdeki kitap yere düştü. Kitabı almak için eğildiğimde yerde eski bir kâğıt gördüm. Bir mektuptu. El yazısı çok güzeldi. Harfler, sanki aynı yöne uçan turnalar gibi bir hizaya dizilmişti. Mektubun kitabın içinden düştüğünü anladım. Kitabı bir kenara bıraktım ve mektubu açtım.

“Merhaba. Bu mektubu bulan kişinin kadın mı erkek mi olduğunu bilmiyorum. Ama eğer eski kitapların arasından özellikle bu kitabı seçtiysen, kalbinin derinlerinde hâlâ bir şeyler arıyorsun demektir. Belki anneni kaybettin. Belki babanı. Belki çocuğunu. Belki de aşkını… Aşk… İşte beni mahveden o şey. Muhtemelen bir kadınsındır bu kitabı okuyan. Biz erkeklerin böyle kitapları okumaya pek yüreği yoktur, ha. Ama ‘Ben erkeğim,’ diyorsan, özür dilerim. Bu mektubu kapatabilirsin. Çünkü ben bu mektubu herkese yazmadım. Sana yazdım. Belki yıllar sonra bulursun diye. Belki de hiç bulamazsın. Bilmiyorum. Ama insan birini gerçekten sevdiğinde, onun geri dönme ihtimalini tamamen öldürmeye kıyamıyor. Ben de seni her yerde aramadım. Senin sevdiğin şeylerin içinde bıraktım kendimi. Kitapların arasında. Sen eski kitapları yeni kitaplardan daha çok severdin. İlk sayfası sararmış, kapağı biraz yıpranmış olanları seçerdin. ‘Yeni kitapların henüz hatırası yok,’ derdin. Bunu hatırlıyorum. Sen bir kitabın yalnızca yazarı tarafından yazıldığına inanmazdın. Onu okuyan herkesin kitaba biraz kendinden bir şey bıraktığını söylerdin. Belki bu yüzden bu mektup bu kitabın arasında. Çünkü bir gün geri dönersen, önce kitapları arayacağını biliyorum. Sen kitapların son sayfasını hiçbir zaman okumazdın. Buna çok kızardım. ‘Sonunu bilmeden nasıl anlayacaksın?’ derdim. Sen de gülerdin. ‘Bazı şeylerin sonunu bilmek gerekmiyor,’ derdin. Sonra kitabı kapatırdın. Belki hâlâ öylesindir. Belki hâlâ bir kitabın son sayfasını okumadan kapatıyorsundur. Seni beklemeyi bırakmadım. Sadece beklediğimi kimseye söylemedim. Çünkü bazı aşklar bittiğinde ölmez. Bir kitabın arasına bırakılmış eski bir mektup gibi sessizce, yıllarca bekler. Belki sen bir gün yeniden okursun. Belki ben o gün artık olmayacağım. Ama sen okurken… Ben bir kez daha yaşamış olacağım. 

Seni hâlâ seven, Elliot.”

Mektubun sonunda uzun süre öylece kaldım. Tarih 1994’tü. Kâğıdın kenarları yıpranmış, kat yerleri belirginleşmişti. Bu mektup daha önce defalarca açılmıştı. Demek ki benden önce de insanlar okumuştu. Belki onlarca kişi. Belki yüzlerce. Birinden diğerine, bir kitaptan başka bir kitaba geçmişti. Herkes okumuş, merak etmiş, belki kendi kaybettiği birini düşünmüş ve sonra mektubu yeniden kitabın arasına bırakmıştı. Ama hiçbiri Elliot’ı bulmamıştı. Benim aklımda ise tek bir cümle kaldı: “Sen kitapların son sayfasını hiçbir zaman okumazdın.”

Teyzem de öyleydi. Ben sekiz yaşındayken bana kitaplar okur, son sayfaya geldiğimde kitabı elimden alırdı.

“Bazı şeylerin sonunu bilmek gerekmiyor,” derdi.

Sonra bir gün bir kaza geçirdi. Konuşamadı. Yatağa bağlı kaldı. Bazen saatlerce aynaya bakardı. Sanki aynada bugünkü yüzünü değil, kazadan önceki genç kadını görüyordu. Mektubu alıp onun yanına gittim. Konuşmasını beklemedim. Zaten konuşamıyordu. Mektubu okumaya başladım. Her cümlede gözleri değişti. Elliot’ın adını okuduğumda elleri titredi. Sonra 1994 tarihini gördüm. Kazanın olduğu yıl. Teyzemin bir anda hayatımızdan kaybolduğu yıl. O anda anladım.

Teyzem, Elliot’ı terk etmemişti. Elliot da onu terk etmemişti. Aralarına yalnızca bir kaza girmişti. Teyzem başka bir şehre götürülmüş, uzun süre tedavi görmüş, sonra da konuşma yetisini kaybetmişti. Elliot ise bütün bunlardan habersizdi. Onun neden gelmediğini hiç öğrenememişti. Belki yıllarca bekledi. Belki bir gün onu aramaktan vazgeçti. Belki de hayatının bir köşesinde hâlâ onun gelmesini bekledi. Teyzem ise bir daha ona hiçbir şey söyleyemedi. Çünkü artık konuşamıyordu. Mektubu tekrar katlayıp kitabın arasına koydum. Teyzem aynaya bakmaya devam ediyordu. İlk kez o aynada yalnızca yaşlanmış bir kadın görmedim. Yarım kalmış bir hayat gördüm. Sonra düşündüm. Elliot bu mektubu sevdiği kadının bulması için yazmıştı. Ama onu kadın bulmamıştı.

Mektubu yıllar boyunca başka insanlar bulmuştu. Başka kadınlar. Başka erkekler. Başka hayatlar. Belki her biri kendi kaybını bu mektubun içinde görmüştü. Belki Elliot’ın bıraktığı iz tam da buydu. Birini bulmak değil. Birinin içinde bir şey bırakmak. Mektubu tekrar kitabın arasına koydum. Belki bir gün başka biri bulacak. Belki o da okuyacak. Belki Elliot’ı hiç tanımayacak. Ama onu bir anlığına hissedecek.

O gece eve dönerken yağmur yine yağıyordu. Pencerenin önünde durup düşündüm. İnsan yaşadığı her şeyi yanında götürmüyor. Geriye bazı şeyler kalıyor. Bir kitap. Bir cümle. Bir yüz. Bir koku. Birinin kalbinde kalan küçücük bir iz. Belki hayatın hasadı da budur. Yaşadıklarımızın kendisi değil, onlardan geriye kalanlar. Elliot sevdiği kadını bulamadı. Teyzem de ona ulaşamadı. Ama yıllar sonra onların yarım kalan hikâyesi bir kitabın arasında yeniden karşılaştı.

Kitabı kapattım. Son sayfayı çevirmedim. Mektubu içinde bıraktım. Bazı hikâyelerin sonu yoktur. Bazı hikâyeler sadece hasat edilir. Ve geriye… bir iz kalır.

Bu yazı sana ne hissettirdi?