İnsan ne zaman yaşamda anlam aramaya başlar?
Belki de bu, hayatın en temel sorusudur.
Şimdi dön ve kendine sor:
Ne zaman anladın bu dünyaya ne için geldiğini?
Hadi… İnsanın varoluşu anlamsız olamaz, olmamalı. Yaşadıklarımız tesadüf değildir. Her şeyin bir sebebi vardır.
İkigai kavramı benim için yeni olsa da, onun anlamını ben çok daha önce, sekiz yaşımda hissetmeye başlamıştım. Sizin için küçük görünebilecek bir olay, benim hayatımda derin izler bıraktı. O günden sonra hep şunu düşündüm: Neden ben?
Şimdi otuz yaşıma yaklaşırken belki sorarsınız: “Anladın mı?”
Evet… ben çoktan anladım.
Kendimi bir birey olarak fark ettiğim andan itibaren yaşadığım zorlukların boşuna olmadığını gördüm. Bunlar sadece yaşanması gereken şeyler değildi. Hepsinin bir anlamı vardı.
Ve ben o anlamı buldum.
Ben kendi ikigai’mi buldum.
İkigai, dört yolun kesişmesidir derler. Ama benim için bu yolların merkezinde iki şey var: cesaret ve güç. Sevdiğim şeyi doğru şekilde yapabildiğim sürece, hayatım anlam kazanıyor.
Yüzümde geçmişin izlerini taşıyorum. Bir kadın için bunun ne kadar zor olabileceğini anlatmak kolay değil.
Ama tüm bunlara rağmen içimde güçlü bir ses var:
“Ben de varım.”
Bu kadar yeter mi? Geçelim asıl konuya…
Nasıl buldum? Nasıl anladım hayatın bir anlamı olduğunu?
Neden bu kanaate geldim?
Tamam… size kendi anlam arayışımdan bahsedeyim.
Bir gün yine hastane koridorlarından birindeydim. Doktor randevularından biri…
Bu sürecin ergenlik çağındaki bir kız için ne kadar zor olduğunu tekrar anlatıp acıyı büyütmek istemiyorum. Ama bu hikâye acı… ve acıdan doğan bir şeyler var.
İran’dan bir doktor gelmişti. Sanki çok paramız varmış gibi umutla yine gittik o doktora.
Hastaneye vardığımızda asansöre bindik. O kadar heyecanlıydım ki gözlerim karardı. Sanki o asansör hiç dördüncü kata ulaşamayacak gibi geliyordu.
Annem, babam ve ben…
Kapıyı çaldık. Doktorun asistanı “Gir,” dedi.
Doktorun o kadar büyük bıyıkları vardı ki içeri girdiğimde istemsizce gülümsedim. Bana masallardaki Köroğlu’nu hatırlatmıştı.
Tabii ağzını açıp hayallerimi yıkana kadar her şey güzeldi.
Azerbaycanca bilmediği için her şeyi asistan anlattı.
Yüzümde yanlış ameliyatlar olduğunu ve nereye gidersek gidelim çok fazla bir şey yapılamayacağını söyledi.
Sadece birkaç küçük operasyon yapılabileceğini ekledi.
Doğrusu… ben zaten o doktorda ameliyat olmak istemiyordum. İçten içe sevinmiştim bile.
Ama bu olay beni o anda kırmadı.
Ta ki eve gelip annemle babamın konuşmasını duyana kadar…
Gizlice mutfakta konuşuyorlardı.
Babam “Yaptıralım,” diyordu.
Annem “Bilmiyoruz nasıl olur?” diye endişeleniyordu.
Babam ise çaresiz bir ses tonuyla bir şeyler söylüyordu.
Artık bir noktadan sonra duyamıyordum…
Çünkü anlamıştım.
Onlar da yorulmuştu.
Parasızlığın verdiği çaresizlik…
Hiçbir şeyin yolunda gitmemesi…
Köye döndük. Yol boyunca annemle hiç konuşmadım. Çok kötüydüm.
Üzüldüğüm şey doktorun söyledikleri miydi, yoksa ailemin yorulması mıydı… bilmiyordum.
Zaman geçti.
Bir gün ülkede tanınan bir kurum beni aradı. Ameliyat için destek teklif ettiler.
Ama sadece burada yapılabileceğini söylediler.
Ben Türkiye’de bir doktora görünmek istiyordum. Ama bunu karşılayamayacaklarını bir kez daha anladım.
Bu da ikinci bir hayal kırıklığıydı.
On sekiz yaşlarıma geldiğimde bir televizyon programına çıktım. Yardım istemek için…
Çok utanmıştım.
Hayatımı insanların önünde anlattım.
“Bana yardım edin,” dedim. Gözyaşlarıyla… yalvararak…
Ama o da olmadı.
Aradan yıllar geçti.
Üniversitede arkadaşlarım “Gel, senin için para toplayalım,” dediler.
İnandım. Güvendim.
İşte belki de hayatımın en büyük hatalarından biri buydu.
Üniversitenin koridorlarında umutla beklerken, bir gün bana “Para toplanmadığını, yapamadıklarını,” çok çalıştıklarını ama olmadığını söylediler.
Ama en çok canımı yakan bu değildi.
Bir öğretmenim gözlerimin içine bakarak:
“Senin için yüzümün suyunu dökerek bu parayı 3000 manat topladım,” deyip bunu yüzüme vurdu. Hele arkamdan konuşulanlar..
Hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım.
İşte o gün…
İnsanlara olan güvenim sarsıldı. Ben söylememiştim, istememiştim.
Yardımın bazen gerçekten yardım için değil, insanların kendini iyi hissetmesi için yapıldığını…
Ve sonra bunun yüzüne vurulduğunu öğrendim.
Tüm bu olumsuzluklar beni erken büyüttü.
Sertleştirdi.
Ama aynı zamanda bir şeyi fark ettim:
Bu kadar acı… sebepsiz olamazdı.
Bunun bir anlamı olmalıydı.
Ve ben o anlamı buldum.
Ben susmayı değil, konuşmayı seçtim.
Kendimi saklamayı değil, var olmayı…
Yazıyorum.
Konuşuyorum.
Var oluyorum.
Kendi sayfamda, kendi hissettiklerimi anlatıyorum.
Benim gibi aynı şeyleri yaşayacak insanlara, yalnız olmadıklarını göstermeye çalışıyorum.
Ve en önemlisi…
Kendi ayaklarının üzerinde durmaları gerektiğini anlatıyorum.
İşte hayat böyle…
Sakura çiçekleri gibi…
Çok güzeller… ama er ya da geç dökülürler.
Ama onların da bir geliş sebebi vardır.
Benim de.



