Aslında burada oturmak değildi niyetim.

İnsanda terk edilmişlik hissi uyandıran, her yeri örümcek ağlarıyla kaplı bu kafede…

Fakat yağmur bastırdığında bana en yakın yer burasıydı. Buraların yağmuru da bir fena oluyor, insanın tepesine vuruyor; bam, bam! Gerçekler gibi.

Her daim gerçeklerle yüzleşmeye hazır ve nazır bulunmuyor insan neticede.

Örümcek ağlarıyla örülü bir kafe, nereden baksanız terk edilmişlik hissi uyandırmıyor mu sizce de?

Dünyanın en rahatsız edici sandalyesinde oturmuş ve mecburen bir kahve sipariş etmiştim. Boş oturmak olmazdı. Oturduğum yere henüz yerleşememiştim ki yanımda fark ettiğim karaltıyla birden irkildim.

Koskoca kafede yalnızca tek bir sandalyenin üzerine battaniye serilmiş ve yalnızca orada oturacak kişinin rahatı düşünülmüştü; siyah kedinin.

Kediler rahat ettikleri, sıcaklık buldukları yerde barınırlardı neticede.

Kedinin rahatını düşünerek serilmiş bir battaniye nereden baksanız merhametli bir kalbin eseri değil miydi sizce de?

Battaniyesinin üzerinde yuvarlandı kedi. Rahatı yerindeydi besbelli. Patilerini yalamaya başladığında sordu, “Sen de mi onlardansın?”

“Kimlerden?”

“İnsanlardan uzaklaştıkça, biz hayvanların da bu dünyada var olduğunu fark edenlerden.”

Cevabımı beklemeden konuşmasına devam etti. Az önce söylediği, bir soru cümlesi değildi belli ki.

“İnsanlara tutunacak bir şey gerekli. Yüzyıllar öncesinden beridir böyle bu. İnsanoğlu var olduğu müddetçe de böyle gidecek.” Anlamsız gözlerle ona baktığımı görünce, biraz daha açıklayıcı olması gerektiğini düşünür gibi kafasını kaşıdı.

“Şöyle izah edeyim. Yani yaşamak için, yaşamaya devam edebilmek için bir sebep gerekli. Sonra yeni bir sebep, yine bir sebep ve yine yeni yeniden… Misal, kadınlar üremek ister. Yetişkin oldukları an itibariyle dünyaya, kendilerinden bir parça getirmek fikri hep kafalarının içinde yankılanır. Kanıyla, canıyla beslediği, içinde büyüttüğü bir canlı. Çılgınca değil mi! Bu üreme isteği kadını, bir erkeğe tahammül etmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleştirir. Öyle de olur. Çocuk yapma motivasyonuyla dolup taşan kadın çoğunlukla âşık olduğunu düşündüğü, nadiren de mantıklı bulduğu bir erkekle evlenir. Sonra çocukları olur. Bir süre sonra o erkeğe artık tahammül etmek istemediğini fark eder. Yalnızca çocuk yapma motivasyonuyla seçilmiş bu adam, artık görevini tamamlamış ve kadın üzerindeki etkisini kaybetmiştir. Kadının odağı artık tamamen değişmiştir. Fakat bu kez de çocuk yaptıkları için birbirlerine tahammül etmeleri gerektiğini düşünerek, mutsuz evliliklerine devam ederler. Sonra o mutsuz ve birbirine tahammülü kalmamış ailede büyüyen mutsuz ve sorunlu bir çocuk yetişir. Bu sefer de o sorunlu ergene tahammül etmeleri gerekmektedir. Onun neden bu kadar sorunlu bir çocuk olduğuna sebep arar dururlar. En garip olan da budur. ‘Sorunlu çocuklar yoktur, sorunlu ebeveynler vardır,’ sözünü hiç duymamış olabilirler mi?” Araya girecektim fakat anlaşılan bu da bana yöneltilmiş bir soru cümlesi değildi. Minderine oturur gibi yerleşti ve devam etti.

“Yani demem o ki insan acıyı insana aktarır! Bu da yüzyıllardır böyledir ve böyle de gidecektir… Sonra da işte kendi yarattığı bu mutsuzluklarla çevrili dünyaya tahammül etmek zorunluluğu hissiyle mücadele eden insan, günden güne kendine olan saygısını yitirir ve…”

“Kendine bir kedi alır!”

Doğru cevabı bulduğumu düşünmenin heyecanıyla söze girmiştim.

“Bazen evet! Bazen de daha kötüsü. Küçük köpekler! Hani şu, laboratuvarda geniyle oynanırken sanki başka bir proje üzerinde yoğunlaşılmış ve unutularak yarım kalmış hissi uyandıran, gelişimini tamamlayamamış küçük şeyler. Çılgınlık! İşte onlardan alırlar.”

“Cins köpeklerden bahsediyorsun sanırım?”

“Ah, onlara cins köpek mi deniyor? Cins olan insanlar sanıyordum ben. İnsanların taleplerinin çokluğu doğrultusunda, ticari olarak üretilen zavallı küçük köpekler. Bir de onlara kıyafet falan giydiriyorlar! Patisine yandığım şu dünya da daha neler göreceğim kim bilir!”

“Benim de bir kedim var. Sarman.”

Patilerinin üzerinde doğruldu, gerindi. Söylediklerim ilgisini çekmemişti belli ki. Koltuktan inmeden önce hafifçe başını arkaya çevirerek, “Enteresan,” dedi.

“Enteresan olan neydi ki? Kedi işte, bildiğin sokak kedisi. Sarman. Kocaman, tüy yumağı. Peluş oyuncak gibi. Neyse ne. Kafamın içi allak bullak oldu zaten.” Hesabı istemek için garsonu çağırdım. Genç olan garson masaya geldi ve “Her şey yolunda mı?” diye sordu.

“Evet, teşekkür ederim. Burayı sevdim. Sanırım siyah kedi gibi ben de kafenin müdavimi olacağım.”

Garson çocuk gülümsedi, “Hangi siyah kedi?”

“Az önce buradaydı. Şu battaniyenin üzerinde yatıyordu.”

“Ah! O battaniyeyi sizden önceki müşterimiz unuttu. Geri gelir umuduyla ellemedik biz de. Fakat bu kafede kedi olduğunu sanmıyorum çünkü müdürümüzün alerjisi var. Bu konuda oldukça hassas kendisi.” Göz ucuyla ileride duran takım elbiseli beyefendiyi süzdü.

Yalnızca gülümsedim. Deli gibi görünmek istemiyordum neticede. Bir kediyle sohbet etmek zaten nereden baksanız, deli gibi görünmek değil miydi sizce de? Hem de olmayan bir kediyle! Neredeyse emindim o battaniyenin üzerinde yattığından. Derler ya; yemin edebilirim ama ispatlayamam. Kafamda bu düşünceler dönerken kafenin sahibi beyefendinin yanından geçiyordum. Gülümsedim. Rahatlamıştım. Yanılmadığımı biliyordum!

Ağır adımlarla dışarı doğru yürüdüm. Ardımdan hapşırık sesleri yükseliyordu…

Bu yazı sana ne hissettirdi?