Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Birazdan Kudurur Deniz

“Hayatla ne uzlaşabiliyorum ne de yarıda bırakabiliyorum. Böyle bir âraf işte benimkisi de…” dedi hemşirenin tansiyonunu ölçüp odadan çıkmasından yaklaşık yedi dakika sonra. 

Küçükken, büyük laflar büyük insanlara özgü zannederdim. Oysa değilmiş. İnsan, büyük şeyler yaşadığında büyük laflar edermiş.

Mesela ölümle bir kez burun buruna gelmiş olmanız, size hayat hakkında büyük laflar etme hakkı tanırdı. Dilediğiniz kadar sallayabilirdiniz artık önünden, arkasından.

Belli ki o da hayatla uzlaşamıyordu. Ve belli ki haftalardır yattığı bu hastane odasında bir kez daha idrak etmişti. Hayat, umduğu gibi gitmemişti. Yenilgiyle -onun deyimiyle 3-0 mağlup- başladığı maçta, galip gelme şansı vardıysa bile mücadele etmeye takati yoktu.

Herkes son ana dek dört elle sarılmıyordu hayatta. Ya da o son sayıyı görmek herkese kısmet olmuyordu diyelim. 

Bana doğum anım anlatıldığında açıkçası kendi adıma üzülmüştüm. Meğer dünyaya gelişim pek de kolay, pek de ballandırarak anlatılası şekilde olmamış. Hayata gözlerimi açmak adına ciddi bir savaş vermişim.

Üzülmüştüm çünkü artık biliyordum, benim savaşım en başında başlamıştı. Hayır, yenik başladığımı düşünmüyorum. Aksine mücadeleyi en başından kazanmıştım. Ama yaşama hakkımı kazanmak adına dahi mücadele etmiş olmak da ne bileyim yani! Nereden baksanız dramatik bence. 

Bundan sebep olsa gerek, bir hayli dramatik bir çocukluk ve gençlik yaşadım. 

Bendeniz’in “Ağlayayım mı?” şarkısında ağlayan, on iki yaşında bir çocuk, nereden baksanız dramatik değil de nedir?

İstanbul gibi sizi her gün biraz daha yutan bir şehirde doğup büyüyüp de biraz duygusal, biraz melankolik olmamışsanız zaten o şehri hakkını vererek yaşamamışsınızdır. 

Kaldı ki İstanbul’da yaşamak ve İstanbul’u yaşamak birbirinden çok farklıdır ama şu an bu konuya hiç girmeyeceğim.

Gel gör ki İstanbul; unutuşun şehridir. Unutmanız gereken çok şey yaşarsınız İstanbul’da. Çünkü eğer unutmazsanız, hayatınıza devam etmenize müsaade etmez İstanbul. Eğer unutmazsanız İstanbul’da barınamazsınız! 

“Birazdan Kudurur Deniz” deki o cümle gibi vurur suratınıza:

“Yoksa bu şehir, bu sokaklar seni alır kullanır, seni alır kullanır, santim-santim çürürsün.”

İşte ben de o kadar mücadelenin üzerine şimdi çürüyüp gitmek olmaz, diyerek bundan altı yıl önce İstanbul’u terk ettim.

Terk etmek büyük bir kelime aslında. İstanbul’dan ayrıldım da diyebilirim. Fakat dedim ya “İnsanlar büyük şeyler yaşadıklarında ardından büyük laflar gelir,” diye. Bu yüzden ben, İstanbul’u tam olarak terk ettim!

Bir kere bir şehri terk ettiği zaman, artık her şeyi ardında bırakabiliyor insan. Unutmak değil, hatırlamaktır çoğu zaman insanın ömründen çalan. İşte tam da bu yüzden inanın, bir şehri beyninden vurup gidebileceğinize. Fakat her şeyi geride bırakabilmek için önce yanınızda götürmelisiniz. Çünkü yol, insanı ehlileştirir. Çünkü yol, yaraları sarar.  Fakat hiç acele etmeyin. Aceleyle koşarsanız eğer saklanacağınız güvenli yerleri kaçırabilirsiniz.

Ve insan bir şehri, özellikle de doğup büyüdüğü şehri terk edip de aşina olmadığı bir diyara gidiyorsa eğer orada saklanacak bir yere ihtiyacı mutlaka oluyor. En iyi ihtimalle, kendinize hayali bir kale inşa edin ve o hayali kalenin bir de hayali kapısı olsun.

İnsanlar, size aslında oraya ait olmadığınızı iliklerinize kadar hissettirdiklerinde… İnsanlar, size neleri ardında bıraktığınız hakkında irdeleyici sorular sorduğunda… İnsanlar, hayatınıza fazlasıyla dahil olmaya çalışıp sınırlarınızı ihlal etmeye çalıştığında… İnsanlar, sizin de onlar gibi kaybetmeye mahkûm olduğunuzu ve asla başaramayacağınızı düşünmenizi istediklerinde…

Öncelikle onlara saygıda kusur etmemek için en ufak bir çaba sarf etmeyin. Sonra da hayali kalenizin içine girin ve kapıyı çarptığınızdan emin olun. Nereye giderseniz gidin, istediğiniz takdirde kendinizle baş başa kalabilirsiniz. Ve bence bu, dünyanın en kıymetli lüksü! Bu yüzden kıymetli, insanın kendisine ait bir odasının olması.

Şimdi onun hasta yatağının yanındaki dünyanın en rahatsız koltuğunda otururken tüm bunlar ışık hızında geçiyordu aklımdan. Yanımda canıyla mücadele eden biri varken dramatik olmanın hiç lüzumu yoktu ama elimde değil, kanımda vardı.

Biz göçmenler biraz duygusal, biraz melankolik insanlarız. Ve biz göçmenler, kayıplar yaşayıp da yine de -ve rağmen- yolumuza devam etmenin ne demek olduğunu en iyi bilenlerdeniz…

Melis Dağdelen
Melis Dağdelen
1989 İstanbul doğumluyum. 2020 Temmuz ayında, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan ayrılarak Bodrum’ a yerleştim. Dört yıl Bodrum’da yaşadıktan sonra 2024 Temmuz ayında evlendikten sonra hayatıma Karadağ’da devam ediyorum. Hayat bir yolculuk ve bu yolculuğu, düzenimi bozmaktan hiç korkmadan her seferinde yeniden başlayarak özgürce sürdürmeye çalışıyorum. Hikayelerimi yazarken yaşadığım, gezdiğim, gördüğüm yerlerden ve tanıştığım insanlardan ilham alıyorum. Bazen dinlediğim bir şarkı bazen gördüğüm bir manzara hayal dünyamda bambaşka kapılar açabiliyor. Kalıpların dışına çıkmaktan korkmayanlara selamlar,

POPÜLER YAZILAR