Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

“Delir-me”

Aidiyet duygusuna takılmış durumdayım bu aralar.

Bazen insan, doğup büyüdüğü şehirde, evinde, ailesinin yanında bile kendini yabancı hissedebiliyor. “Yabancı” kelimesi aslında her zaman bir başkasının özne olduğu cümlede geçmiyormuş meğer.

Kendinize bile yabancı olduğunuzu hissettiğiniz oldu mu hiç?

Başka bir ülkenin, başka bir kültürün penceresinden yazıyorum şu an size. Balkanlardan.

“Balkan göçmeni bir ailenin torunu olarak büyümek nasıl bir duyguydu?” diye düşündüğümde, altını dolduracak çok fazla anım yok aslında. Neden mi? Çünkü bu oldukça uzun bir hikâye. Balkanlardan göçme hikâyemiz üçüncü kuşağa dayanıyor. Bu sebeple ben, bu hikâyeyi ancak sonundan yakalayabildim.

Benim büyüdüğüm evde balkan dillerine hâkim kimse olmadı. Böreğe ‘bürek’ denmezdi mesela. Balkanları bilen, orada yaşamış aile fertlerinden kimse hayatta değildi. Bu yüzden, hikâyelerini birinci ağızdan dinleme fırsatım da olmadı.

Gel gelelim, belli bir bilince eriştikten sonra, bir yerden göçmüş veya göç etmeye mecbur edilmiş bir halkın soyundan olmanın yarattığı etkilerin net olarak farkına vardım.

Mesela, içimde büyüyen, hiçbir yere ait hissetmeme duygusunun sebebini kavradım.

Ben hep, nerede değilsem, orada olmak isterdim. Kafa karıştırıcı değil mi? Zaten ben de kafası karışık bir genç kızdım. Yetişkin bir kadın olduğumda da artık emin olduğum tek bir şey vardı. Bulunduğum coğrafyaya ait değildim.

Ne istediğinizden, nereye ait olduğunuzdan emin değilseniz eğer kendinize her zaman şu soruları sorun:

“Nereye ait değilim? Neyi hayatımda istemiyorum?”

Sizi tam da olmanız gereken yere götürecek cevaplar, bu soruların içinde saklı.

Altını üstüne getirmek istediğin masada, aklı başında oturmak çok sağlam bir imtihanmış. Peh! Esas imtihan; o masanın altını üstüne getirmektir. Kalmak bir imtihan sanılsa da gitmek çok daha esaslı bir imtihandır. Kalıp, kabullenen tarafta olmadım mı hiç, elbette oldum. Ama beni esas mutlu edenin gitmek olduğunu anladığım zaman bir daha dönmeyi aklımdan bile geçirmedim.

Gitmekten korkmuyorum artık. Ülkelerden, insanlardan, şehirlerden, işyerlerinden…

Bir kere o masayı devirip, başını alıp gitti mi insan. Bir daha hep gidiyor zaten.

Şimdi, yıllar sonra köklerine, atalarının göçtüğü topraklara dönmüş, hâlâ kafası karışık bir kadın olarak buradayım. Balkanlarda.

Buradaki insanları yakından gözlemlediğimde ne mi görüyorum?

Bir kere Balkanlarda yaşayan insanlar, biraz dramatik, biraz fevriler. Bir anda sinirlenip bağırmaya başlayan birileriyle karşılaşmanız olası. Sizi severlerse aşırı severler ama sevmezlerse gözlerine gözükmeyin. Duygusal insanlar. En mutlu oldukları anlarda çalan hüzünlü bir şarkı, hemen gözlerinin dolmasına hatta ağlamalarına sebep olabilir. Aile bağları oldukça güçlü. Bir arada olmak onlar için çok önemli. Özellikle pazar günlerini, ne olursa olsun aileleriyle geçirirler. Yemekten, içmekten, kalabalık sofralarda oturup, muhabbet etmekten hoşlanırlar. Kadınları fazlaca konuşmayı ve dedikodu yapmayı severler. Burada herkes gerektiği kadar çalışır. Çok çalışıp da kendilerini hırpalamazlar.

Size Balkanların ruhunu yansıtan, oldukça eski, dokunaklı bir filmden bahsetmek istiyorum:  

“Ko To Tamo Peva?” ya da Türkçe adıyla, “Orada Kim Şarkı Söylüyor?”

Film, Balkanlarda, bir dolmuşun içerisinde yolculuk eden bir grup insanın hikâyesini konu alıyor.

Film boyunca dolmuştaki insanlar, durmadan birbirleriyle didişiyorlar. İzleyecek olanlara fazla detay verip tadını kaçırmak istemem. Bu yüzden, size yalnızca filmdeki en sevdiğim sahneyi anlatacağım:

Yolculuğun ortasında, dolmuşun şoförü mola vermeye karar veriyor. Nerede olduklarının hiçbir önemi yok. Mangalı, içkisi, etleri yanında. Önemli olan bu.

Mangalı yakıyor, etleri pişiriyor. İçkileri dolduruyor. Dolmuştaki iki müzisyen çocuğa da çalıp söylesinler diye biraz para veriyor. O âna kadar sudan sebeplerden, durmadan kavga eden insanlar birlikte yiyorlar, içiyorlar. Sonunda da dans edip, şarkılar söylüyorlar.

Hiçbir şeyin önemi yok artık o saatten sonra. Günün sonunda, her şey geçiyor. Akılda kalan, yenen yemeğin tadı, içilen içkinin verdiği mayhoşluk, edilen dansların yorgunluğu oluyor…

Çünkü Balkanlarda insanlar yıllar boyu sürgünler, savaşlar, yıkımlar görmüşler. Bu yüzden biraz aksi, biraz huysuz oluşları. Gördüklerinden…

Diyeceğim o ki, en ufak rüzgârda öyle yıkılmayın hemen. Yediğiniz güzel bir yemeği, dostlarınızla içtiğiniz birkaç kadehi veya birden kulağınıza çalınıp, sizi mutlu eden bir müziği düşünün. Okuduğunuz bir kitabı, izlediğiniz bir filmi veya yeşerttiğiniz bir çiçeği…

“Kuş uçtukça genişliyor gökyüzü, demişti Rilke. Belki hayat da yaşadıkça… Böyle şeyler düşün, delirme. Kimse duymaz çünkü bu gürültüde.” / Ece Temelkuran- Gürültüde Yoksullaşmak

Melis Dağdelen
Melis Dağdelen
1989 İstanbul doğumluyum. 2020 Temmuz ayında, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan ayrılarak Bodrum’ a yerleştim. Dört yıl Bodrum’da yaşadıktan sonra 2024 Temmuz ayında evlendikten sonra hayatıma Karadağ’da devam ediyorum. Hayat bir yolculuk ve bu yolculuğu, düzenimi bozmaktan hiç korkmadan her seferinde yeniden başlayarak özgürce sürdürmeye çalışıyorum. Hikayelerimi yazarken yaşadığım, gezdiğim, gördüğüm yerlerden ve tanıştığım insanlardan ilham alıyorum. Bazen dinlediğim bir şarkı bazen gördüğüm bir manzara hayal dünyamda bambaşka kapılar açabiliyor. Kalıpların dışına çıkmaktan korkmayanlara selamlar,

POPÜLER YAZILAR