Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Beyaz Gömlek

“Yatmadan önce formalarımı yıkayıp asmıştım kurusunlar diye…”

Birden anlatmaya başlamıştı yine. Yaklaşık altı aydır birlikte çalışıyorduk, bundan sebep alışmıştım artık birden sazı eline alışına.

Uzaklara dalar giderdi önce. Sonradan anladım ki aslında kafasında bir noktada başlıyordu konuşmaya ve bir süre kendi içinde devam ediyordu. Sonra birden nerede ve kiminle olduğunu hatırlıyor, hikâyenin devamını sesli olarak dile getiriyordu,

“Annem teyzeme gitmişti kalmaya. İş başa düşünce, ben de ağacın dallarına astım formalarımı sabaha kadar kurusunlar diye. Tatlı bir esinti vardı dışarıda. ‘Çamaşır kurutan başladı,’ derdi annem böyle durumlarda.” 

Çok hızlı konuşuyordu. Bazen konuştuklarının yüzde yetmişini anlıyor, kalanı kendim tamamlamaya çalışıyordum. Kızdığında ya da heyecanlandığında konuşmasının hızı büsbütün artıyordu. Sanırım şimdi o anlardan birini yaşıyordu, hızlı hızlı devam etti anlatmasına;

“Sabah uyandım, uyku sersemi çıktım dışarı formalarımı alayım diyerekten. Yahu rüyada mıyım, gerçek mi, anlayamadım. Delik deşik olmuş ya benim formalar! Yerdeki mermileri görmesem inanmam da yerde de bir sürü mermi kovanı. Koştum, babamı kaldırdım hemen. ‘Baba! Formalarımı taramışlar gece. Bir düşmanımız mı var bizim, birine borcumuz falan mı var?’

Babamı tanısan anlarsın bu felaket senaryolarının aslında evimizden pek de uzak olmadığını. Yoksa çocuk aklımla ben neden böyle şeyler kurayım kafamda? Değil mi ama?”

Benden onay beklemiyordu aslında, lafın gelişi soruyordu. Tabir-i caizse kendi soruyor, kendi cevaplıyordu. 

“Babam her zamanki gibi akşamdan kalma kan çanağı olmuş gözlerini gözlerime dikti, kısacık bir süre düşündü, sakalını kaşıdı. Önce kısa ve net konuştu, ‘Oğlum sanmam ki senin dandik formalarına sıkacak kadar aptal bir düşmanımız olsun.’ Sonra birden bastı kahkahayı. Meğer benim aksiyon filminin baş rolünde babam oynuyormuş ya!

Gece kafayı çekmiş yine, güç bela evin yolunu bulmuş. Bahçede bir çıtırtı duymuş önce, uzaktan kulak kesilmiş. Sonra biraz daha yakınlaşıp bakmış. Benim beyaz gömleğin kolları rüzgârdan yekpare sallanıp duruyor tabii ağacın dallarında. Bizimki ‘destur’ demiş, iki adım geri kaçmış. Sonra bir daha bakmış gömleğin kolları aynı şekilde havada sallanıyor, sanmış ki bir hayalet ona doğru geliyor. Sonuç: boşaltmış şarjörü formamım üzerine.

Yahu delik deşik olmuş üniformama mı yanayım, hayaletlere ateş eden bir babam olduğuna mı, bilemedim. Sen söyle!”

Yorum yapmadım. Çünkü bunun bir soru olmadığını anlayacak kadar vakit geçirmiştim onunla.

“Böyle bir çocukluk işte benimki. Ee anlatsana biraz, sen de ne hikâyeler var?”

İşte bu gerçekten de bir sorduydu. Konunun bana gelmesinden hoşnut olmasam da bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm.

“Biliyorsun işte, dikkat çekici bir hikâyem yok benim. Kalktım, geldim buralara, yeni bir hayat kurayım diye uğraşıyorum,” diyerek geçiştirdim.

Bu, onun bilmesini istediğim kadarıydı. Elbette ki dikkat çekici bir hikâyem vardı, fakat burada daha fazla dinleyip, daha az anlatmayı öğrenmiştim. 

Yaşadığım yerdeki insanlar, anlatmaya o kadar hevesli, kendilerini dinleyecek, anlayacak birine öylesine muhtaçlardı ki bu durum işime gelmişti açıkçası. İçimi dökmeye fazlaca ihtiyacım olsa dahi susmayı öğrenmiştim. Daha çok susmayı ve daha fazla dinlemeyi…

Garip bir enerjisi vardı buranın, dış dünyayla mesafeli, fakat kendi içimizde bir o kadar sakınmadan, samimice yaşıyorduk. Bize ayrılan dar alanlarda kısa paslaşmalar yapıyorduk mecburen. Bir arada bulunmamız, ortak bir noktada buluşmamız mümkün olmayan insanlarla aynı odalarda kalıyor, yan yana yataklarda yatıyor, birbirimizin omzunda ağlıyorduk. Sevdiklerimizden, ailemizden uzaktaydık çünkü ve de yalnız.

Yalnızlık hissini en derinlerinizde hissettiğiniz zaman, en yakınınızda kim varsa ona tutunma ihtiyacı doğuyordu içinizde. Kim olduğuna pek de bakmaksızın… Yalnız insanlar anlardı çünkü sizi. Çünkü evinden, yurdundan uzak olanı, evinden yurdundan uzak olan anlardı. Tıpkı Nasrettin Hoca masalında olduğu gibi. 

Hoca bir gün ağaçtan düşmüş, oflayıp pufluyor. Yanına gelenler, “Azıcık sabırlı ol Hoca. Sanki ne olmuş da bu kadar nazlanırsın?” demişler.

Hoca: “Siz hiç ağaçtan düştünüz mü?” diye sorunca hepsinden “Hayır,” cevabını almış.

“Öyleyse, siz gidinde ağaçtan düşen biri gelsin benim yanıma,” demiş.

Burada insanlar hep bir şeyleri sorguluyor ve şikâyet ediyorlar. Hep başkalarına ait olan bir şeyleri. Başkalarının öznesi olduğu uzun cümleler kuruyorlar. Bense kısa konuşuyorum. Öznesi benim ya cümlelerimin, herhalde ondan sebep. Fazla sorgulamadan yaşamaya çalışıyorum.

“Hayat bu,” cümlesini çok kez tekrarlarken buluyorum kendimi. Çünkü, hayat bu! Her şey olabilir, her şey yaşanabilir. Ağzımdan çıkabilecek büyük sözleri itinayla yutuyorum. 

Bisikletine binmesine yardım ettiğim yaşlı bir adam, “Seni yirmi dokuz kere öpüyorum kızım,” diyerek bana teşekkür ediyor. Neden yirmi dokuz? Sormuyorum.

Kendimle o kadar meşgulüm ki dışarının gürültüsünü duyuyor, fakat mümkünse kulak asmıyorum. İnsanların içine girmektense dışarıdan bakmakla yetiniyorum. Kendime oluşturduğum koruma kalkanının elbette ki sebepleri çok, fakat o sebeplere mümkün oldukça takılmıyorum.

İnsanlarla arama mesafe koymanın bana hayatın her alanında fayda sağlayacağını iyi, kötü tecrübe ederek otuz yaşımda sil baştan öğreniyorum.

Melis Dağdelen
Melis Dağdelen
1989 İstanbul doğumluyum. 2020 Temmuz ayında, doğup büyüdüğüm şehir olan İstanbul’dan ayrılarak Bodrum’ a yerleştim. Dört yıl Bodrum’da yaşadıktan sonra 2024 Temmuz ayında evlendikten sonra hayatıma Karadağ’da devam ediyorum. Hayat bir yolculuk ve bu yolculuğu, düzenimi bozmaktan hiç korkmadan her seferinde yeniden başlayarak özgürce sürdürmeye çalışıyorum. Hikayelerimi yazarken yaşadığım, gezdiğim, gördüğüm yerlerden ve tanıştığım insanlardan ilham alıyorum. Bazen dinlediğim bir şarkı bazen gördüğüm bir manzara hayal dünyamda bambaşka kapılar açabiliyor. Kalıpların dışına çıkmaktan korkmayanlara selamlar,

POPÜLER YAZILAR