Bir varmış, bin yokmuş.

Şimdiki zaman içinde,

Akıl ekran içinde,

Telefon tellal iken,

Kalemler esir iken,

Herkes âlim, herkes bilge;

Doğru söz kalmış masallar âleminde.

Az gittim, uz gittim,

Asfalt yollar, köprüler geçtim.

Beton dağlar, kurumuş dereler gördüm.

Gittim gittim, bir köye vardım.

***

Öyle pek uzaklarda, kimsenin bilmediği bir köy de değilmiş bu.

Toprağı bereketli, suyu bol, dağlarında çeşit çeşit çiçek açan bir köymüş. Toprağa düşen her tohum filizlenir, mutlaka başak olurmuş. Köylüler sabahın ilk ışığıyla tarlaya iner, gün batarken evlerine dönerlermiş. Köyün ortasında uzanan büyük ova hepsinin ortak malıymış. Dedelerinden böyle görmüşler, çocuklarına da böyle bırakacaklarmış.

Günün birinde köye bir tüccar çıkagelmiş. Ovanın başında durmuş, eğilip bir avuç toprak almış, parmaklarının arasından akıtmış.

“Ne bereketli topraklarınız var,” demiş, “ama kıymetini bilmiyorsunuz.”

Köylüler çevresine toplanmış.

“Biz bu topraktan geçiniriz,” demiş içlerinden biri.

“Geçinmek başka, zenginleşmek başka,” demiş tüccar. “Bu ovayı bana verin, bereketten boğulursunuz. Makineler getiririm, yollar açarım. Siz de kazancınıza bakarsınız.”

Kimi olur demiş, kimi olmaz. Sonunda toprağı yine kendileri ekip biçmek şartıyla ovanın işletmesini tüccara bırakmışlar.

İlk yıllar her şey yolunda gitmiş. Yollar açılmış, tarlalara makineler girmiş, gençlere iş çıkmış. Günler süren işler birkaç saatte biter olmuş. Hasat zamanı meydanda sofralar kurulmuş, kazanlar kaynamış. Köylüler tüccarı başköşeye oturtmuşlar.

“Allah senden razı olsun.”

Tüccar gülümsemiş.

“Ben size hizmete geldim. Bu köyde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Gerçekten de öyle olmuş.

Gel zaman git zaman, tüccar değirmenin eskidiğini söylemiş. Köylüler değirmeni ona satmışlar. Ardından ambarı istemiş, sonra sulama kanallarını istemiş. Her istediğine bir gerekçe bulmuş; köylüler de razı olmuşlar.

Razı olanları unutmamış tüccar. Muhtarın evini yeniletmiş, oğluna iş vermiş. Köyün ileri gelenlerine ortaklık teklif etmiş. Camiyi onarmış.

Bir cuma, namazdan sonra yaşlı bir çiftçi ayağa kalkmış.

“Bizim ortak ovadan ne kazanılıyor, bilen var mı?”

Muhtarın yüzü asılmış.

“Kazanıyoruz ya! Bunca hizmeti görmüyor musun?”

“Görüyorum,” demiş çiftçi. “Yol geldi, makine geldi. Değirmen gitti, ambar gitti, su gitti. Ne kazandık, ne kaybettik, ben onun hesabını soruyorum.”

İmam söze karışmış. “İnsan biraz da şükretmesini bilmeli.”

Çiftçi başını eğmiş. “Şükür başka, kul hakkı başka hocam.”

O gün kimse bir şey söylememiş.

Ertesi sabah çiftçinin tarlasına kazıklar çakılmış. Yeni yol tam ortasından geçecekmiş. Adam dilekçeler yazmış, kasabadaki mahkemenin kapısını aşındırmış. Sonunda eline mühürlü bir kâğıt tutuşturmuşlar. Yol, köyün yararınaymış.

“Köyün yararına olsun,” demiş çiftçi. “Ben bundan sonra hangi toprağı ekip çocuklarımı doyuracağım?”

Cevap veren olmamış. Adam yine de vazgeçmemiş, her kapıyı çalmış. Bir gece tüccarın adamları gelip onu evinden almışlar.

“Suçum ne?”

“Köyün huzurunu kaçırıyorsun.”

Günlerce kimse nerede olduğunu öğrenememiş. Döndüğünde herkes yollarını değiştirir olmuş. O da kimseyle konuşmaz olmuş.

Ama karısı susmamış da durmamış da…

Bir sabah işçiler yola geldiğinde kadın gidip tarlanın ortasına oturmuş. İşçilerden biri yaklaşmış.

“Kalk ana, işimizi yapacağız.”

“Ben de işimi yapıyordum evladım.”

“Bize emir verdiler. Mecburuz.”

“Bize de babalarımız bu toprağı bıraktı. Ben de mecburum.”

İşçi bir süre beklemiş, sonra arkadaşlarına seslenmiş. İki kişi kadını kollarından tutup kaldırmış. Köylüler gelip seyretmiş. Hak verenler de sesini çıkaramamış.

Yolun ilk taşları döşenirken çiftçiyle karısı tarlanın kenarında yan yana durmuşlar.

“Engel olamadık,” demiş çiftçi.

Karısı gözünü topraktan ayırmamış.

“Olsun. Daha ölmedik.”

Gel zaman git zaman, tüccarın işleri büyümüş. Dağlarda madenler açılmış, ormanlarda ağaçlar kesilmiş, dere kenarlarına taş ocakları kurulmuş. Bir sabah köylüler derenin bulanık aktığını, balıkların suyun yüzüne vurduğunu görmüşler.

“Biz bu sudan içiyoruz,” demişler.

“Kalkınmanın bir bedeli olur,” demiş tüccarın adamları.

Gençlerden biri sormuş. “Peki neden bedeli hep biz ödüyoruz?”

O gece gencin kapısına üç adam dayanmış. Ertesi sabah genç, karısını ve çocuğunu alıp köyden ayrılmış.

Komşusu arkasından bakmış. “İyi oldu. Her işe burnunu sokuyordu.”

Bu komşu kahvenin müdavimiymiş, tüccara da laf söyletmezmiş.

Bir gün masada biri dayanamamış.

“Adam köyü satıyor.”

Komşu çayından bir yudum almış.

“Satıyorsa satıyor. Yol yapıyor, iş veriyor.”

“Bir gün satacak bir şey kalmayacak.”

“Çevre köyler bizi kıskanıyor, sen hâlâ nasıl geliştiğimizi görmüyor musun?” diye yine savunmaya geçmiş.

***

Komşunun oğlu tüccarın değirmeninde çalışıyor, her ay eve para getiriyormuş. Günün birinde değirmene yeni makineler gelmiş. Oğluna artık ihtiyaç kalmadığını söylemişler. Adam kalkıp tüccarın kapısını çalmış.

“Oğlum yıllardır senin için çalışıyor.”

“Ben de yıllardır ona para ödüyorum.”

Adam o gün eve başı önde dönmüş. Ertesi sabah kahvede tüccarın lafı açılınca çayını karıştırmakla yetinmiş.

Aradan bir yıl geçmiş. Ailesiyle ortadan yok olan gencin kapısına dayanan üç adam, bu kez onun kapısını çalmış. Tarlası yeni kurulacak işletmeye katılacakmış, karşılığında kendisine uygun bir bedel ödenecekmiş.

Adam önce muhtara koşmuş.

“Köyün menfaatini düşünmek zorundayız,” demiş muhtar.

Sonra komşulara gitmiş. Kimi işini kaybetmekten korkmuş, kimi tüccara olan borcunu hatırlamış, kimi de kendi tarlasına dokunulmadığı için karışmak istememiş. Bir sabah tarlasının çevresine tel çekildiğinde yanında kimse yokmuş.

O akşam yaşlı çiftçinin kapısını çalmış.

“Senin başına geleni şimdi anladım.”

***

Aradan birkaç yıl daha geçmiş. Tüccarın adamları daha iri başak veren, daha çabuk büyüyen yeni tohumlar getirmiş. Eski tohumların hepsini de köylülerden toplamış. İlk hasatta herkes memnun kalmış. Fakat ertesi yıl ayırdıkları tohumları ektiklerinde aynı verimi alamamışlar.

Köylüler tüccarın kapısına gitmiş. Tüccar bu işlerin artık eskisi gibi olmadığını anlatmış. Bundan böyle gübreyi damadından, ilacı amcaoğlundan, tohumu oğlundan alacaklarmış. Çünkü köylü için en iyisini onlar bilirmiş.

Eskiden yollardan, makinelerden söz açarlarmış. Şimdi borçlardan, artan fiyatlardan, satılan tarlalardan konuşuyorlarmış. Tüccarı öven pek kalmamış ama karşısına çıkan da yokmuş. Birinin oğlu hâlâ onun yanında çalışıyor, birinin borcu onun defterinde duruyor, bir başkası elinde kalan son tarlayı da kaybetmekten korkuyormuş.

Bir zamanlar babalarından tarla sürmeyi öğrenen çocuklar artık uzak memleketlerde nasıl iş bulunacağını soruyorlarmış. Önce birkaçı gitmiş, sonra arkası gelmiş. Gidenlerin çoğu dönmemiş.

 “Kimseyi zorla tutmuyoruz,” demiş tüccar.

“Giden gider, kalanlar bize yeter.”

Kalanlar olmuş elbet. Yaşlı anasını babasını bırakamayanlar, gidecek parası olmayanlar, doğduğu topraktan kopamayanlar…

Bir zamanlar kendi tarlasını süren adamlar, şimdi aynı toprağa tüccarın işçisi olarak giriyor, gün sonunda birkaç akçeyle evlerine dönüyorlarmış.

***

Bir sonbahar sabahı çiftçinin karısı değirmene gelmiş. Sırtında, ellerinden alınan tarladan geriye kalan küçücük toprak parçasında yetiştirdiği bir çuval buğday varmış.

Değirmenci buğdayı tartmış, defterine bir şeyler yazmış, sonra kadına küçük bir torba un uzatmış.

“Hepsi bu mu?”

“Bu kadar.”

“Bir çuval buğday getirdim.”

“Öğütme payı var, taşıma payı var, bir de borcunuzdan kesilen var.”

“Bu buğdayı ben yetiştirdim.”

Değirmenci başını kaldırmamış.

“Biliyorum ana.”

“Toprağını ben sürdüm, ekinini ben biçtim.”

“Biliyorum.”

“Eskiden bir çuval buğdaydan kışlık unum çıkardı.”

Değirmenci defteri kapatmış.

“Eskiden değirmen sizindi ana. Şimdi tüccarın.”

Kadın cevap vermemiş. Değirmenci de yıllardır ana dediği kadının yüzüne bakamamış.

Kadın torbayı koltuğunun altına sıkıştırıp çıkmış. Yolun başındaki büyük tabelanın önünden geçerken durmuş.

BU TOPRAKLARIN BEREKETİ HEPİMİZİNDİR.

***

Derken tüccarın köye gelişinin yirmi beşinci yılı gelip çatmış. Büyük bir hasat şenliği yapılacağını duyurmuşlar. Meydana sofralar kurulmuş, kazanlar kaynamış.

Tıpkı yirmi beş yıl önceki gibi.

Tüccar ailesi ve yakınları için başköşeye ayrı bir sofra hazırlatmış. Kuzular çevrilmiş, çeşit çeşit yemekler, tatlılar sıralanmış. Köylüler de meydana çağrılmış.

Tüccar kürsüye çıkmış. Yolları, makineleri, işletmeleri bir bir saymış. Sonra sesini yükseltmiş.

“Bu bereketli toprakların gerçek sahipleri sizlersiniz! Bugün hiçbir ev nasipsiz kalmayacak, bugün yiyeceğiniz ekmekler bedavaaa!”

Adamları üstleri örtülü büyük sepetler getirmiş. Davullar çalmış, alkışlar yükselmiş.

Örtüler kalkınca sepetlerde birer somun ekmek olduğu görülmüş.

Köylüler şaşkınlıkla birbirlerine bakmış ama yine de sıraya girmişler. Herkes o ekmeğin hangi buğdaydan yapıldığını biliyormuş. Somununu alan önce tüccarın sofrasına, sonra elindeki ekmeğe bakmış.

Kimse konuşmamış. Davullar çalmaya devam etmiş.

Yaşlı çiftçiyle karısı da sıradaymış. Kahvedeki komşu da ve diğerleri de… Kimse konuşmuyor, kimse kimsenin yüzüne bakmıyormuş. Çiftçi yıllarca bugünü, kendisine hak verecekleri günü beklemiş. Şimdi hepsi yanında, arkasında, karşısındaymış ama sevinememiş.

Ortada haklı çıkmaya değecek bir şey kalmamış.

Çiftçinin küçük torunu babaannesinin eteğini çekmiş.

“Babaanne, insana kendi ekmeği hediye verilir mi?”

Kadın yutkunmuş. Somunu ikiye bölüp yarısını çocuğun avucuna koymuş.

“Bu da bizim hasadımız yavrum,” demiş. “Bu da bizim hasadımız.”

Sonra yemenisinin ucundaki düğümü çözmüş. Kimse görmeden çocuğun öbür avucuna bir tutam buğday tanesi dökmüş.

“Bunlar ne babaanne?”

“Dedelerimizin tohumu. Bu yıl ekersen bu yıl verir, ertesi yıl ekersen yine verir.”

Çocuk avucundaki tanelere, sonra tel örgünün ardındaki ovaya bakmış.

Kadın torununun parmaklarını tohumların üstüne kapatmış. Ellerini sımsıkı sarmış.

Gökten üç elma düşmüş.

Biri tüccarın sofrasına,

Biri tüccarın kasasına.

Üçüncüsü bir çocuğun avucuna…

Ne zaman toprağa düşeceğini ise

Henüz kimse bilmezmiş.

Bu yazı sana ne hissettirdi?