Ansızın gelir Haziran.;
Senin adının anlamı gibi…
Ansızın, Nagihan…
İnsanın çocukluğunu, gençliğini, gizli kırgınlıklarını ve kalp ağrılarını bilen birinin gidişi, sadece o kişinin ölümü değildir. Bu, sizin geçmişinizin de toprağa gömülmesidir. Çünkü sizi bütünüyle tanıyan, hikâyenizin en derin yerlerine kadar şahitlik eden biri bu dünyadan ayrıldığında, geride kapkaranlık bir boşluk kalır. Sanki o anılar hiç yaşanmamış, o günler hiç var olmamış gibi… Anıların son şahidi de gidince, yaşanmışlık da silinip yok oluyor.
Ne zamandır bilmiyorum ama sanırım liseye giderken çizdiğim o yağlıboya ağaç resminden sonra kendimi kocaman bir ağaç gibi hissederim.
Ne zaman birileri çıksa hayatımdan bir yaprak dökerim,
Ne zaman canımdan biri başka alemi seçse bir dal kırılırım.
Şimdilerde duvardaki resmim hâlâ Haziran yeşil ama yok olan dalların boşluğu da orada duruyor.
***
Dokuz yıl…
Sensiz dokuz yıl geçti.
Mevsimler dönüyor, hayat bir şekilde akıyor ama senin yokluğun dokuz yıldır hiç eksilmiyor. Aklıma sık sık o hastane odasında yasak olan meyveleri yedirdiğim gün geliyor.
Demiştin ya “Tek bir sorum var?…”
Sana cevabını veremediğim o soru… Biliyor musun, senden sonra ben de yıllarca aynı cevapsızlığın içinde kaybolup durdum.
Biliyor musun, sen gittikten sonra biz dağıldık. Yollarımız birbirinden uzaklaştı, evlerin sesleri azaldı, kapılar birer birer kapandı. Vefa denilen o güzel duygu, meğer sen öldüğünde seninle birlikte toprağa gömülmüş.
Gecenin bir vakti kendimi karanlık gökyüzüne bakarken bulduğumda, o eski soruya değil, işte bu büyük kimsesizliğe ve şahitsizliğe ağlıyorum.
Seni en çok yalnız yaşlanırken özlüyorum.
Bugün hâlâ yatağa girmeden önce saçlarımı tarayıp örüyorsam, yüzümü yıkayıp aynaya bakıyorsam sebebi sensin. İnsan bazı huyları kendinin sanır; oysa o, gidenin içine bıraktığı sevginin izidir. İnsan sevdiklerini kaybediyor belki ama onlardan öğrendiği sevgiyi asla kaybetmiyormuş. Sen hâlâ benim içimde bir yerlerde nefes alıyorsan, bu yüzdendir.
Çocukların büyüdü abla. Biri vatan borcunda, askerde; diğeri yeni sıcak yuvasında… İkisinde de senden birer parça yaşıyor. Büyük olanın kalbi tıpkı seninki gibi kabına sığmıyor; küçüğün ise bazen öyle bir bakıyor, öyle bir ses tonu ile konuşuyor ki bir anlığına zaman duruyor ve karşımda seni görüyorum.
Biliyor musun, geçen gün bir şey fark ettim. Ben denizi hep çok sevdiğimi, dalgalarla dertleştiğimi sanırdım. Yanılmışım. Ben denizi değil, aslında seni seviyormuşum. Deniz, sen gittikten sonra bana kalan son yol arkadaşım olmuş.
Şimdi ne zaman rüzgâr çıksa, kulağıma o eski şarkımız çalınıyor: “Denize doğru gel gel, rüzgâr esince yel yel…”
Sanki uzaktan çocukluğumuz bize sesleniyor da biz bir türlü ona yetişemiyoruz. Sonra durup dururken, hiç çağırmadan başka bir şarkı çalıyor hayatımın arka fonunda: “ Başka bir evrende… En güzel hâlinle… Sen hayata karış… Ben daha da biteceğim.”
Bazen içimden bir ses “İyi ki görmedin,” diyor. İyi ki bu dünyanın sonradan gelen kirliliğini, vefasızlığını, o ağır çirkinliklerini görmedin. Çok yorulmuştun zaten, belki de gerçekten dinleniyorsundur şimdi. Ne tuhaf… Biz zamana yeniliyoruz, ben yaş alıyorum, saçlarıma aklar düşüyor, çocuklar büyüyor…
Ama sen hep o en güzel yaşındasın.
Hep o uzun kirpiklerin, o hiç eskimeyen gülüşün ve denize koşan hâlinle kalacaksın.
Bir gün yeniden kavuşacağımıza inanarak, seni her haziranda, her denizde sevmeye ve özlemeye devam ediyorum.
Bir Haziran akşamında, denizin kıyısında görüşmek üzere…
İyi ki doğdun.



