Palamutbükü’nün bana küstüğünü iki yıl önce düşünmeye başladım. Bir yer insana küser mi, bilmiyorum. Muhtemelen küsmez. Ama insan bazen karşısındakinin suskunluğuna kendi suçunu yerleştiriyor. Ben de öyle yaptım.
On beş yıldır aynı yere gidiyorum. Uzun zaman ona huzur sığınağım dedim. Herkes de böyle bildi. Oysa şimdi düşünüyorum da “huzur” orada bulduğum şeyi tam karşılamıyor. Huzur insanın sonradan fark ettiği bir şey aslında. İçindeyken adını koymazsın. Ben de koymuyordum. Denizle konuşuyordum. Bunu mecaz olsun diye söylemiyorum. Gerçekten konuşuyordum. Bazen içimden, bazen sesli. Cevap verdiğine de inanmazdım zaten. Galiba onu insanlardan ayıran buydu. Dinlemesi için anlaması gerekmiyordu.
Geceleri yıldızlara bakardım. Hayatımda gördüğüm en kalabalık gökyüzü oradaydı. En çok kayan yıldızı da orada gördüm. Dolunay çıktığında denizin üzerinde bıraktığı ışığa bakardım.
Bir de hep aynı şarkıyı söylerdim. Palamutbükü’nün beni çağırdığını hissettiğim zamanlarda…
Aç bağrını… Yaslayayım yorgun başımı…
Gerisini söylemeye gerek yoktu.
O zamanlar bir yere bu kadar bağlanmanın ileride insana dert olabileceğini bilmiyordum.
Sonra oraya başkalarını da götürdüm. Sevdiklerimi. Benden hiç gitmeyeceklerini sandıklarımı…
Şimdi bunu düşündüğümde tuhaf bir utanç duyuyorum. Onları oraya götürdüğüm için değil; artık gitmelerini istemediğim için.
Bir koy kimsenin değildir. Bunu bilecek yaştayım. Ama bilmek bazen hiçbir işe yaramıyor.
Gitmesinler istiyorum. Benim sevdiğim denize bakmasınlar. Benim oturduğum yerlerde oturmasınlar. Benim bildiğim yolu bilmesinler.
Sonra kendime soruyorum:
Benim olan neydi?
Deniz mi?
Kıyı mı?
Dolunay mı?
Elbette hiçbiri.
Belki benim olan yalnızca orada olduğum kişiydi. Galiba kaybettiğim şey de bu.
İnsanları Palamutbükü’ne götürdükçe koyu paylaşmadım aslında. Orada olduğum hâlimi paylaştım. Sonra ilişkiler bittiğinde onların hatıraları orada kaldı ve ben her dönüşümde yalnız denize değil, eski hâllerime de rastlamaya başladım.
Bir yerde insanın çok fazla geçmişi birikince, orası sığınak olmaktan çıkıyor. Arşive dönüşüyor. İki yıldır Palamutbükü’nde başıma gelen bu olabilir.
Bir masaya bakıyorum, bir şey hatırlıyorum. Bir yoldan geçiyorum, başka bir yıl geliyor aklıma. Denize giriyorum, yıllar birbirine karışıyor.
Hiçbiri büyük şeyler değil. Toz gibi…
Bir sabah güneş vurunca fark edersin. Oradadır.
Tozun en tuhaf tarafı, altındaki şeyi yok etmemesidir. Silersin ve bir anlığına eski hâline benzediğini sanırsın.
Sanırsın…
Çünkü tozu silebilirsin, geçen zamanı değil. Sanırım benim yanıldığım yer burasıydı. Palamutbükü’ne her yıl dönerek bir şeyi koruduğumu sanıyordum. Aynı yerde kalırsam, aynı denize girersem, aynı aya bakarsam hayatımın bir parçası değişmeden kalacakmış gibi.
Meğer tekrar etmek, korumak değilmiş.
Bu yıl kırk bir yaşıma orada girdim. Gün doğarken kıyıya tek başıma indim. Palamutbükü’nden beni yeniden kabul etmesini istedim. Şimdi düşününce garip geliyor. On beş yıldır gelip giden bendim. İnsanları getiren bendim. Yaşlanan, kırılan, vazgeçen, fikrini değiştiren bendim. Sonra karşısına geçip, “Beni neden eskisi gibi karşılamıyorsun?” diye soruyordum. Belki cevap çok basitti. Çünkü gelen kişi eskisi değildi.
Ama o sabah bunu düşünmedim. İçimden yalnızca “Beni yine bağrına bas,” dedim. Çocukça bir istekti. Belki doğum günlerinin insana yaptığı da budur. Yaşını büyütürken içinde büyümeyen yerleri ortaya çıkarır.
Sonra deniz kirlendi. Buna neredeyse gülecektim. Yıllardır Palamutbükü’nü ben kirlettim diye düşünüp durmuşum; tam özür dilemeye geldiğim yıl gerçekten kirlenmişti. Günün bazı saatlerinde suya girmek istemiyordum. Uzaklardan gelen pislik kıyıya kadar ulaşıyordu. İlk düşündüğüm şey şuydu: Beni istemiyor.
İnsan kendisini ne kadar merkeze koyabiliyor. Deniz kirleniyor ve ben bunu bile üzerime alıyorum. Belki de Palamutbükü bana hiç küsmedi. Belki bunca yıl beni hiç sevmedi de. Bunu düşünmek ilk başta acımasız geliyor. Sonra tuhaf biçimde rahatlatıyor. Çünkü bir denizin beni sevmesine ihtiyacım yok. Onun görevi beni iyileştirmek değil. Ben yıllarca ona kendi anlamımı verdim. Konuştum, sustum, ağladım, şarkı söyledim, insan götürdüm, insan kaybettim.
O bütün bunların karşısında deniz olmaya devam etti. Belki beni iyileştiren de tam olarak buydu. Benden hiçbir şey bilmemesi.
Bu yüzden artık senden özür dilemiyorum Palamutbükü. Seni kirlettiğim için de başkalarına gösterdiğim için de.
Senden şimdi yalnızca bir şeyi geri almak istiyorum. Seni benim sanmamı…
Çünkü belki bir yeri gerçekten kaybetmenin tek yolu budur. Onun hiç değişmemesini istemek.
Şimdi kırk bir yaşındayım. Senin kıyında gördüğüm yıldızların çoğunun adını hâlâ bilmiyorum. Hangisinin yıllar önce kaydığını da. Kaybolan bir şeyin ardından gökyüzünün eksildiğini sanmıyorum çünkü.
Belki artık asıl soru beni yeniden sevip sevmeyeceğin değil.
İkimiz de değişmişken birbirimizi yeniden sevebilir miyiz?
Bilmiyorum.



