Tam olarak ne zamandı, bilmiyorum. Bir sabah artık kendimi taşıyamayacağım bir noktada bulduğumu iyi hatırlıyorum.
Ne yapıyordum ben? Ne zaman kaybolmuştum? Kaybolduğumdan benim bile haberim yoktu. Üstelik beni arayan da yoktu…
İçimde, tam göğsümün üzerinde bir ağırlık… Adını koyamadığım… Neye benzediğini bilmediğim ama her yerde hissettiğim… Bir şey vardı orada ne olduğunu merak ettiğim. Sanki bilirsem bir şeyler değişecek ve başka bir hayat başlayacak…
Şarkılarda aradım, kitaplarda, filmlerde ve en çok insanlarda…
Hissettiğim şey, tek bir cümleye ihtiyacım vardı. Hayatın sırrını açıklayan o cümleye.
Zihnim karışıktı. Kalbim yüklü… Taşıyamıyordum…
Kendimi cehennemin dibine atılmış gibi hissettiğim bir zamanda, bir çocuk parkında, kızıma kendisini “kurabiye dede” diye tanıtan bir adamla karşılaşmıştım. Oracıkta, anlatmıştı bana tüm hikâyesini.
On bir yıl boyunca yatalak eşine bakarken kendini kaybetmemek için sadece kitap okumuştu. Ve o on bir yılın sonunda üniversitelerde konuşmalar yapan birine dönüşmüştü.
O gün eve döndüğümde bir şey açıldı içimde. Kitapları hep severdim ve yazmayı da ancak artık bir başka bakmaya başladım onlara. Okudum… okudum… merak ettim, araştırdım ve yine okudum…
Ama yine de o cümleyi bulamadım.
Sonra bir gün bir söze takıldım: “Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır.”
Ne demekti bu? Boşuna mı arıyordum? Yoksa aramayı bırakınca mı bulacaktım?
Yine de devam ettim ne aradığımı bilmeden…
Ta ki bir terapi seansında “aşısız ağaç” benzetmesini duyana kadar.
Aşısız ağaç…
Meyvesiz…
Potansiyel var ama ortada hiçbir şey yok.
İşte o an anladım.
Yıllardır içimde biriken o şeyin adı “bulmak” değildi.
Üretmekti.
Kalbimin üzerindeki yük o gün kalktı. Sanki boğulurken bir anda nefes almış gibi… Çünkü mesele kendimi bulmak değildi. Zaten öyle bir şey yoktu. İnsan kendini bulmuyor, yavaş yavaş inşa ediyordu.
Düşe kalka, yanlışlar yaparak, bazen hiç istemediği yerlere savrularak…
Çünkü ‘ben’ dediğim şey sürekli değişiyor. Bugün bulduğumu yarın bulamam. Ama yaptığım şeyler kalıyor… Kendini bulmak dediğimiz şey belki de sandığımız gibi değil.
Benim artık kendimi arayacak bir zamanım yok. Sorumluluklarım var. Bozamayacağım ve sürekli değişen, kendimden daha çok önemsediğim dengeler var. Ama tüm bu sorumlulukların ötesinde hâlâ duran bir şey var.
İçimde başka bir sabah daha var.
Hiçbir şeyin beklemediği…
Hiçbir şeyin zorunlu olmadığı…
Kahvemi alıp saatlerce yazdığım bir sabah.
O hayat kaybolmadı. Sadece hayatın arasında sıkıştı kaldı.
Bildiğim bir şey de var ki hayat ihtimallerle değil, önceliklerle ilerliyor.
Ama bu asla, kendinden vazgeçmek demek değil. Bu, kendini başka bir yerde de var edebilmek…
Her şeyi bırakıp gitmemek…
Ama kendini de tamamen kaybetmemek.
Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece sorumlulukları değildir. Ama sadece hayalleri de değildir.
İkisi arasında ezilmeden kalabildiğin yerdir…
Ve belki de ikigai dediğimiz şey tam olarak budur:
Hayat bütün ağırlığıyla devam ederken bile içinde devam etmeni sağlayacak o tohumun olduğunu bilmek. Ve ne olursa olsun baharın geleceğinden ve tohumun çatlayacağından emin olmak.
Çünkü bahar, tohum çatlayıp yeşerdiği anda başlar.



