Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı, işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak.
Kitabı kapatıp, az önce okuduğu satırları sindirmeye çalıştı. Ahmet Celal karakterinin günlüğü üzerinden Türk edebiyatının en sert ve en dürüst aydın eleştirilerinden biri olan romana ve Yakup Kadri’ye bir kez daha hayran oldu. “Sen bu insanlara cehaletten başka bir şey vermedin ki şimdi onlardan kahramanlık biçmeyi bekliyorsun,” diyerek tarlayı ve hasadı harika bir edebi metafor olarak kullanmasına bayıldı.
Aklına, bununla ilgili lisede yaşadığı bir olay geldi. Edebiyat öğretmeni on üzerinden bir, iki alan, daha yüksek not beklediklerini söyleyip sınav sonuçlarına itiraz eden öğrencilere bakıp, aynı metaforu kullanmıştı. “Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki ne biçeceksin?” Edebiyat öğretmeni alenen “Ne kadar ekmek o kadar köfte,” deyivermişti. Bunu söylerken yüzüne takındığı tavırdan dalga geçmediğini, açık açık “Çalışmamışsınız işte!” dediğini kimse anlamamıştı. Herkes birbirinin yüzüne bakmış ama çekindikleri için de üstelememişlerdi. O dönemde hocalardan korkulup, çekinilirdi çünkü “hoca takması” denilen bir gerçek vardı.
Hasat metaforu, her zaman “Geçmişte ne yaptıysan onu mu bulursun?” demekti.
Bazen insan yıllarca emek verir ama beklediği ürünü alamaz; bazen de hayatın ilerleyen dönemlerinde yeni bir şey eker ve bambaşka bir sonuç elde eder.
Şener Şen’in Züğürt Ağa filminde canlandırdığı Ağa, kuraklık ve köy düzeninin çözülmesiyle sahip olduğu gücü kaybeder. İstanbul’da yeni bir hayat kurmaya çalışır. Yanında geçmişinden getirdiği tek bir kimlik vardır: Ağa olmak. Fakat İstanbul’da bu kimliğin dayandığı toplumsal zemin yoktur. Köydeki unvanı, şehirde kendiliğinden otoriteye dönüşmez. Oysa insan, eski hayatında kendisine gösterilen saygının yeni hayatında da kendiliğinden devam edeceğini sanır. Fakat yeni çevre, eski statüyü tanımak zorunda değildir. Ağa’nın yeniden ayakta kalabilmesi için yalnızca para kazanması yetmez, değişen koşullarda kendisine yeni bir yer edinmesi de gerekir.
Bir insanın değişime uyum sağlamasını en çok ne zorlaştırır?
Geçmişteki gücünü ve saygınlığını kaybetmek istememesi mi, yeni bir hayata başlarsa başarısız olabileceğinden korkması mı, eski hayatının artık kendisine uygun olmadığını kabul etmemesi mi, yoksa ne istediğini bilse bile alıştığı yaşam biçiminden vazgeçmemesi mi?
Asıl zorlayıcı olan, bir şeyi kaybetmekten çok, kaybettikten sonra kim olacağını bilememektir. Korku insanı bir döngüye sokar. Yeni bir başlangıç, belirsizlik ve başarısızlık ihtimali doğurur. Korku ve tereddüt, “Ya yapamazsam?” “Ya kaybedersem?” sorularını yaratır. Eski olana tutunmak veya adımı ertelemek, kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede fırsat kaybı ihtimalini ortaya çıkarır. Belirsizlik devam ettikçe korku büyüyebilir. Bu döngü herkes için geçerli değildir; ancak başarısızlık korkusunun nasıl sürdürülebildiğini gösterir.
Züğürt Ağa açısından düşünüldüğünde, geçmişteki konumuna dönmek istemek anlaşılabilir bir tepkidir. Fakat insanın, yeni koşullarda farklı yollar denemesi, eski kimliğinin dışına çıkmasını gerektirir.
Tohum eken bir çiftçi, hasadın iyi mi kötü mü olacağını bilemez. Hava koşulları değişebilir, ürün zarar görebilir veya beklediği verimi alamayabilir. Bu riskleri düşünerek ekim yapmasa, ürün elde edemez.
İnsan hayatında da benzer bir durum vardır. Yeni bir ilişki, yeni bir iş, yeni bir şehir veya yeni bir yaşam tarzı kesin başarıyla sonuçlanacak garantisi taşımaz. Başarısızlık ihtimalini sıfırlamaya çalışmak ise bazen başarı ihtimalini azaltabilir. Amaç, belirsizlik varken bile bilinçli adım atabilmek olmalıdır. Düşülmemesi gereken tuzak ise bunca yıl uğraşıp emek verdim, sonunda boşa gitmesin düşüncesi.
O sırada ısrarla çalan telefonun ekranında onun aradığını görünce tebessüm etti. Yine arıyordu işte. Hiçbir şey olmamış gibi. Tam da kendini yalnız hissettiği anda… Onsuz yapamıyordu demek. Değerli hissettirdi bu düşünce. Halbuki geçmişe dönüp baksa yalnızca yaşadığı yılları değil, gerçekleşmeyen ihtimalleri de hatırlayacaktı. Yapamadıkları yolculukları, yaşayamadıkları anları, ertelenen hayalleri, tutulamayan sözleri… İçini acıtan, zamanın geçmesinden çok, yaşamak istediği hayatı yeterince yaşayamamış olmaktı. Başkalarının mutlu ilişkilerini, maddi rahatlığını veya gerçekleştirdiği hayalleri görmek, kendi hayatını daha eksik hissettirmemiş miydi? Onu teselli mi ediyordu bu aramalar? Telefonda sunulan sevgi kırıntıları… Aslında bittiği gün gibi aşikâr olan ilişkiyi canlandırma çabaları.
Bazen bir hedef, zamanla sadece bir istek olmaktan çıkıp, kişinin kendine verdiği değerin ölçüsüne dönüşür. Değerini böyle mi ölçüyordu? Bunca emek verdik, yazık olur bu ilişkiye, motive edici geliyor muydu? Başlangıçta motive edici görünse de bir süre sonra ağır bir yük bindiriyordu insanın üstüne. Çünkü her yeni deneme, bir fırsat olmaktan çıkmış, onun kendi değerini kanıtlaması gereken bir sınava dönüşmüştü.
Bir hasadın kötü olması, çiftçinin tamamen başarısız olduğu anlamına gelmez. Koşulları yeniden değerlendirmesi, yöntemini değiştirmesi ya da başka bir ürün ekmesi gerekebilir.
Hayatta da böyledir; istediğin sonuca ulaşamamak seni hayatın karşısında başarısız yapmaz.
Bazen yıllarca istediğin bir şeyin, artık kendine uygun olmadığını fark edersin. Bunların hiçbiri geçmişteki çabanı otomatik olarak değersizleştirmez.
Hayatın karşısında güçlü olmak, her zaman kazanmak değil, bazen kaybı kabul edip kendini
bütünüyle kaybetmemektir. Kimbilir, belki de hayatı paylaşmak istediğin insanla henüz karşılaşmamışsındır.

