Boşanma dilekçesini imzaladıklarında avukat kısa bir sessizlikten sonra sordu; “Paylaşacak mal varlığı var mı?”
Selin ve Can birbirlerine baktılar.
Yirmi yedi yıllık evlilik. Üniversite kampüsünde başlayan bir aşk. Bir kız çocuğu. Aynı sofrada yenen binlerce yemek, birlikte yapılan yüzlerce etkinlik, onlarca dost arkadaş, binlerce tartışma, on binlerce umut… Ama paylaşılacak mal varlığı yoktu.
Bir ev olsaydı keşke… bir yazlık… belki bir araba ya da paylaşmak için kavga edecek bir masa bile olsa olurdu. İnsan, birlikte geçirilen onca yıl sahip olamadıkları için de yas tutabiliyordu.
Üniversitede tanıştıklarında Can’ın gözleri ışıldardı gelecekten bahsederken. Sürekli planları vardı: kuracağı işler, yapacağı yatırımlar, gidecekleri ülkeler, yaşayacakları hayat… Selin de ona inanmıştı hep. Gençlik demek, biraz da başkasının hayaline ortak olmak değil miydi.
İlk yıllarda pamuk şekeri tadında geçen hayat, yerini gerçek hayata bıraktı. Bir iş kuruldu ve battı. Başka bir işe girildi ve çıkıldı. Yeni bir girişim denendi. Yeni bir şehir düşünüldü. Yeni bir başlangıç planlandı. Ama hiçbir şey tam istedikleri gibi olmadı. Can, hep bir sonraki fırsatı bekliyordu. Selin ise faturaların son ödeme tarihlerini.
Yıllar geçtikçe Selin’in omuzlarına görünmez ağır yükler eklendi. Kızlarının eğitim masrafları, ev kirası, yaşlanan anne-babalar, bitmeyen hesaplar. Can, hâlâ umutluydu. Selin ise güvence istiyordu. Çatlak tam da burada oluştu. Biri geleceği düşlüyor, diğeri günü kurtarmaya çalışıyordu.
Selin kimseye belli etmiyordu. İçinde sanki bir sandık taşıyordu. Sandığın içinde yaşanmamış hayatlar duruyordu. Paris’te içilecek bir kahve, Prag’da kaybolunacak bir sokak, deniz gören bir ev, arızalanmayacak bir araba, ay sonunu düşünmeden yapılacak alışverişler, biraz rahat uyunan geceler. Bunlar lüks değildi. Oysa, yıllar geçtikçe ulaşılamayan şeyler masala dönüşüyordu.
Boşandıkları gün Can sessizce; “Sana istediğin hayatı veremedim,” dedi.
Selin ilk defa itiraz etmedi.
İkisi de bunun doğru olduğunu bilerek sustular. Eksik olan sadece para mıydı? Selin, yıllar boyunca taşıdığı yükün görülmesini istiyordu. Can ise yıllarca taşıdığı başarısızlık duygusunun anlaşılmasını.
İkisi de haklıydı. İkisi de yorgundu.
Eve döndüğünde Selin çalışma odasına gitti. Kütüphanenin üst rafında yıllardır sakladığı bir seyahat rehberi vardı. Artık sayfaları sararmıştı. Gençken birlikte gitmeyi hayal ettikleri ülkelerin bilgileri ve fotoğrafları vardı içinde. Kitapçığı eline aldı. Bu kez ağlamadı. Evliliği ihanet yüzünden değil, tükenen bekleyiş yüzünden bitmişti. Bazı ayrılıklar sevgiyi bitirmese de umudu yok ediyordu.
Pencereyi açtı. İçeri tatlı bir rüzgâr ve güneş ışınları doldu. Önünde hâlâ belirsiz bir hayat vardı. Ama uzun yıllardan sonra ilk defa hayatının sorumluluğu yalnızca ona aitti. Belki çok genç değildi. Paylaşacak evleri ya da arabaları da olmamıştı. Oysa, önünde keşfedilmemiş yerler, şehirler ve ülkeler vardı. Ve insan bazen hayatına en geç yaşında değil, en geç kararında başlayabilirdi.
Günler sonra Selin, ilk kez tek başına seyahate çıktı. Havalimanında pasaport kontrolünden geçerken heyecanlandı. Yanında ne bir sevgili vardır ne büyük başarı hikayeleri, ne de telafi edilmiş yıllar. Uçağa binmeden önce camdan pistteki uçaklara bakıp gülümsedi. Yıllardır beklediği şey aslında Paris, Roma ya da başka bir şehre gitmek değildi. Hareket etmekti.
Aslında hayatın en büyük trajedisi; yanlış yöne gitmekten çok, uzun süre bir yere gidememekti. Ve bazen ikinci hayatımız, bir valizin fermuarını kapattığımız gün başlardı.



