Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eski Bayramlar

Bahar, bu sene geç gelmişti İstanbul’a. Bahardan direkt yaza geçiş ise İstanbullular’da her sene aynı sitemkâr havayı yaratıyordu. Baharı yeterince yaşayamamanın, yeşil dalındayken tadını çıkaramamanın, daha sırtına bir pardesü, kot ceket veya kazak almadan yazlık kıyafetlere geçmenin, sıcaklarla temmuz- ağustos ayı olmuşcasına boğuşmanın şikâyetleri dolaşıyordu dillerde. Şehir kalabalık olmasına kalabalıktı ama bazı insanlar bu kalabalık içinde bile yalnızdı. Mesela, yetmiş yaşındaki Neriman Hanım.

Üsküdar’da henüz dönüşüme girmemiş, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşardı. Yıllardır aynı pencerenin önüne oturur, karşı apartmanın çatısına konan martıları izlerdi. Kocasını özler durur, onsuz geçen on yıla inanamazdı. Oğlu ve kızı onu sık sık arayıp sorsalar da nihayetinde biri Almanya’da diğeri Ankara’da yaşıyordu. Görüşmeleri bayramdan bayrama, tatilden tatile oluyordu. Neyse ki alt komşusu Sabiha Hanım’la aynı yaştaydılar da kahveye gidip geliyorlardı birbirlerine. İyi geliyordu ikisine de yaptıkları bu yarenlikler. Eski güzel günlerden, çocuklardan ve özlemlerinden konuşup dertleşmek.

Kurban Bayramı’na üç gün vardı. Neriman Hanım, mutfak dolabından yıllardır yalnızca bayramlarda çıkardığı işlemeli kahve fincanlarını indirdi. Sonra birden durdu. Elinde duran fincanlardan birine uzun uzun baktı. Eskiden bu evde bayram sabahları oturacak yer bulunmaz, bu fincanlar kalabalığa yetişmez; defalarca yıkanır, yeni kahveler servis edilirdi içlerinde. Torunların koşuşturması, mutfaktan gelen yeni pişmiş börek kokusu, kapının hiç durmadan çalınışı geçti bir bir gözünün önünden.

Öğlen çoluk çocuk, büyük küçük yedikleri bayram yemeklerini hatırladı. Dumanı tüten nefis bir düğün çorbası, lime lime pişmiş tas kebabı, tane tane pirinç pilavı, pilaki, zeytinyağlı sarma, fırından yeni alınmış sıcak ekmek ve şerbeti tam kıvamında kalburabastı. Beyaz kolalı masa örtüsü üzerine özenle yerleştirilmiş yemek takımları, gümüş çatal bıçaklar, kesme bardaklar ve beyaz kumaş peçeteler… Yemek bitiminde işlemeli fincanlarla sunulan taze çekilmiş kahve ve suyla birlikte ikram edilen nane likörü. Çocukların bir değil, kendisi izin verdiği için ikişer tane aldıkları yaldızlı kağıtlara sarılmış, yarım dünya şeklindeki çikolatalar.

Yine hazırlık yapmalı, diye geçirdi içinden. “Alışverişi tamamlayıp arife günü başlarım yemeklere,” dedi kendi kendine.

Arife sabahı gözünü bir türlü uyku tutmadı. Erken kalktı. “Erken kalkan, erken yol alır,” derdi annesi. Gülümsedi. Tatlının şerbetiyle başladı işe. O esnada kalburabastının kıyır kıyır olacak hamurunu tuttu, şekil verirken küçük torununun sesi kulaklarında yankılandı.

“Anneanne, neden bu tatlının adı kalburabastı ?”

“Çünkü şeklini vermek için hamuru bir kalbura veya kevgire bastırıyorsun.”

 Neriman Hanım’ın burnunda tüttü küçük torunuyla diğer torunu.

Zeytinyağlı sarmalar kalem gibi sarıldı. Ispanaklı börek için binbir zahmetle yıkanıp iç olarak hazırlanan ıspanak, sonunda yufkalarla buluştu. Pilaki, lokum tadında pişti. Pilavı ve tas kebabını pişirmeyi bayram sabahına bıraktı.

Soluklanmak için bir kahve yaptı kendine. En sevdiği pembe fincana koydu. Salonda, köşesine kuruldu. Torunlarına duyduğu onca özlemden sonra aklına fotoğraflara bakmak geldi. Bir koşu alıp geldi odasındaki eski sandıktan. Albümden sararmış fotoğraflar çıktı önce. Bir fotoğrafta yirmili yaşlarındaydı. Eşi Kemal Bey ona bakarken gülümsüyordu. Başka bir karede çocukları küçücüktü; oğlunun elinde bayram şekeri poşeti vardı. Kızı ise bayramlık olarak alınan; etekleri kabarık, kırmızı bir elbise ve siyah rugan ayakkabılar giyiyordu. Mutlulukla gülümsüyorlardı. Neriman Hanım fotoğrafın kenarını parmaklarıyla okşadı. Siyah beyaz aile fotoğraflardan torunların renkli fotoğraflarına geçmişti ki telefon çaldı. 

Oğluydu arayan.

“Anne, bu bayram gelemeyeceğiz! Son ana kadar baktık ama uçak biletleri çok pahalı.”

Neriman Hanım kısa süren bir sessizlikten sonra gülümsüyormuş gibi yaptı.

“Canınız sağ olsun yavrum.”

Ona,” Kız kardeşin de senden önce aradı. Çocuklar hastalanmış. Onlar da gelemiyor,” diyemedi.

Telefon kapandıktan sonra ev daha da sessizleşti. Hani bir konuşma bittikten sonra yalnızlığını hissedersin ya öyle oldu işte… Şimdi evde yalnızca duvar saatinin tik takları vardı.

Bayram sabahı yine erkenden uyandı. Eski alışkanlıkla herkes gelecekmiş gibi kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Masaya sekiz tabak koyduğunu farkedince yavaşça birini kaldırdı. Sonra vazgeçip yeniden yerine koydu.

Kapı o gün hiç çalmadı. Öğleye doğru camın kenarına oturdu. Sokaktan çocuk sesleri yükseliyordu. Bir ara apartmanın önünde küçük bir kız çocuğu durdu. Sekiz dokuz yaşlarında vardı. Elindeki mendili buruşturup duruyordu. Sonunda apartmana girdi. Bir dakika sonra kapı çaldı. Neriman Hanım şaşkınlıkla açtı kapıyı. Kapıda duran küçük kızdı.

“Bayramınız kutlu olsun Teyze !” dedi utangaç bir sesle.

“Annem dedi ki, ‘Apartmanda yalnız yaşayan komşuların eli öpülür.’”

Neriman Hanım bir an konuşamadı. Küçük kız elini uzattı. O an, yıllardır içinde biriken bütün hasret sanki gözlerinde beliriverdi. Titreyen eliyle kızın saçlarını okşadı.

“Senin adın ne?”

“Elif.“

Neriman Hanım mutfağa gidip şekerliği getirdi. Torunlarına yaptığı gibi, ikinci çikolatayı alması için ısrar etti. Sadece çikolatayla kalmadı, üzerinde kırmızı pembe çiçeklerin olduğu kumaş bir mendil de verdi, içine bir miktar bayram harçlığı koymayı ihmal etmeyerek.

Sonra içeri buyur etti. Bir süre sonra Elif’in annesi de geldi. Ardından çaylar demlendi; yanına börekler, zeytinyağlı sarmalar ve kalburabastılar ikram edildi. Sohbet koyulaşırken evin sessizliği yavaş yavaş dağıldı.

Akşam olurken Neriman Hanım pencerenin önünde yine martıları izledi. Ama bu kez yüzüne yayılan tatlı tebessümü gizlemiyordu.

Çünkü bazen bayram, uzaktakilerin gelmesinden çok, insanın unuttuğu bir sıcaklığın hiç beklemediği bir anda kapısını çalmasıydı.

Şimdi düşününce insan en çok neyi özlediğini fark ediyor. Bayramın kendisini değil, insanlarda uyandırdığı duyguyu. Aynı sofraya oturabilmeyi… Çocukların erkenden uyanıp yeni ayakkabılarını yatağın başucunda bulmasını… Büyüklerin, “Bir kahve içmeden bırakmam!” deyişini… Her evin başka kokmasını ama her evde aynı sıcaklığın olmasını…

Eskiden aile dediğimiz şey biraz da “beklenmek” demekti. Anneannenin camdan yolu gözlemesi, dedenin herkes gelmeden sofraya oturmaması… Şimdi aynı aileler farklı şehirlerde, farklı hayatların içine dağılmış durumda. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile bazen birbirine uzak. Belki de bu yüzden bayramlar geldiğinde içimizde açıklayamadığımız bir hüzün beliriyor. Çünkü bayram bize yalnızca neye sahip olduğumuzu değil, neyi kaybettiğimizi de hatırlatıyor.

O eski bayramlarda insan daha mı mutluydu, bilinmez. Ama galiba birbirlerine daha çok zaman ayırıyorlardı. Sohbetlerin yerini ekranlar almamıştı henüz. Çocuklar şeker toplamaktan heyecan duyuyor, büyüklerse bir araya gelmenin kıymetini biliyordu. Şimdi her şey daha hızlı ama hiçbir şey o eski bayram sabahları kadar içe dokunmuyor.

Yine de insan umut etmekten vazgeçmiyor. Belki bir gün yeniden uzun sofralar kurulacak. Belki çocuklar dedelerinin anlattığı hikâyeleri dikkatle dinleyecek. Belki insanlar sadece mesaj atmak yerine kapı çalmayı yeniden hatırlayacak. Çünkü bazı duygular vardır tamamen kaybolmaz; yalnızca unutulur. Bayramlar bize tam da bunu fısıldar.

İnsan, en çok paylaşınca evindedir.

İyi Bayramlar….

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ayda İmer
Ayda İmer
Yeditepe Üniversitesi Hazırlık Okulunda İngilizce Öğretim Görevlisi.Yıldızlar Dökülür Gecelerimden, Çiçek Açan Öyküler, Her Sonbahar Gelişinde ve Görülmemiştir kollektif kitaplarının yazarlarından biridir.

POPÜLER YAZILAR