Handel, Pasifik Okyanusu’nun henüz dalgalarını ulaştıramadığı kıyı boyunca yaşlı, paslı bisikletinin pedalına asılıyordu. Yaşlı hergele ondan büyüktü; zincirlerinden diş sesine benzer bir tını geliyor, gıcırtıları insanın tüylerini diken diken ediyordu.

Geniş uçurumları döven dalgalar ve toprağın engebesi bu sesi duymasına engel oluyordu. Ekim henüz gelmişti fakat rüzgâr çoktan kuvvetlenmişti. Balkabağı sezonu başlamış olmasına rağmen havada taze meyve kokusu yoktu.

Hasadın ilk zamanlarında, önce rengi yeterli koyuluğa ulaşmış olanlar toplanırdı. Bütün aileyi bir araya getirmek için güzel bir çorba yapılır, tatlı tadı ağzı yumuşatırken mideyi doldururdu. Saplarında en az üç beş santim bırakılırdı; böylece balkabakları çürümez, hasat zarar görmezdi.

Handel kafasını okyanustan yana çevirince frene asıldı. Bulutların güneşin etrafında spiral çizdiği parçalı gökyüzüne bakınca büyülendi. Gri ve beyaz bulutlar el ele vermiş, aralarında küçük bir gökkuşağı oluşturmuştu. Güneş puslanmış, kıyının önündeki dev kaya parçasından sakınır gibi duruyordu. Yosunlu kayanın sivri uçları zamanla törpülenmiş, o eski azametli görüntüsünden eser kalmamıştı. Kaya, pek çok parçasını okyanusa bırakmıştı.

Havada süzülen iri beyaz kuş, kanatlarının ucunu okyanusa değdirmek ister gibi alçaldı. Handel bisikletinden inip park demirini aşağı indirdi. Gömleğinin düğmelerini ilikledi. Rüzgârdan yanakları kızarmıştı; nefes almaya çalışırken sanki burnunu sıkan bir şey varmış gibi ciğerlerini havayla dolduramıyordu. Gözlerinin kenarlarında biriken yaşları koluyla silip kuşu izlemeye devam etti.

Beyaz kuş havada süzülürken bir şey görmüş gibi tekrar yükseldi ve birden okyanusa daldı. Su üzerinde beyaz köpükler oluştu. Kuş, ağzında iri bir balıkla çıkıp kayanın üstüne kondu. Perdeli ayaklarıyla balığa bastırıyor, ucu sivri gagasıyla balığı parça parça yiyordu. Bu görüntü Handel’a garip geldi. Bildiği kadarıyla bu tür kuşlar balığı doğrudan yutardı. Ama bu kuş sanki çatal bıçak kullanıyor gibiydi. Bir süre sonra kuş bundan sıkılmış gibi ayağının altındaki balığı gagasıyla tutup yuttu. Başını havaya kaldırınca çocuğu gördü. Kafasını bir sağa, bir sola yatırdı.

Handel bu görüntüden korktu. Ayaklarını geri geri bisikletine yönlendirdi. Kuş havalandı ve çocuğun tam karşısına kondu. İri kanatlarını içe katladı. Gözlerinin üstündeki siyah sürme gibi tüyler bakışları okunmaz kılıyordu. Handel’ın hiçbir zaman kuşlarla arası iyi olmamıştı. Bir anda hareket etmeleri ve gözlerindeki boş bakış onu ürkütürdü. Avuçlarını ona göstermek için ellerini öne doğru uzattı.

“Sana zarar vermek niyetinde değilim.”

Kuş, çocuğu ilginç bulmuş gibi başını yana yatırdı, bir iki adım attı. Daha önce hiç böyle bir canlı görmemişti. Çıkardığı ses kendi tonundan farklıydı; içinde değişik tınılar taşıyordu. Ağzı olduğunu düşündüğü şey kendi gagasından farklıydı.

Handel geri geri giderken bisikletinin gidonuna çarpınca gıcırtılı ses havayı âdeta çizdi. Kuş uçtu ve daha uzak bir noktaya kondu. Handel bu fırsattan yararlanıp bisikletine atladı; park demirini bileğini çizerek kaldırdı ve bütün gücüyle pedala asıldı. Kuş, ondan uzaklaşan çocuğu hareketsiz bir şekilde izledi.

Handel’ın kalbi ağzından çıkacak gibi atıyordu. Başını çevirmeden karşıya bakarak bisikletini sürmeye devam etti. Ağzı kurumuştu; boğazın kuruluğunu gidermek için sürekli yutkunuyor, artık canı acıyordu. Boğazında elma kalmış gibi hissediyordu. Amcasının balkabağı tarlasına yönelmek için gidonu sağa kırdığında başına bir karga çarptı. Çarpmanın etkisiyle sağ elini kaldırdığı gibi kuşu tutup fırlattı. Yol kenarında kendiliğinden açan ısırganların arasına düştü.

Yüzünü dalayan dikenlerden ve üstüne düştüğü taştan dolayı başından sıcak bir şey akıyordu. Yaşlı hergelenin ön tekeri gıcırtıyla dönüyordu. Handel gözünü açmaya çalışırken yanma hissetti. Elinin tersiyle yüzünü sildi. Spiral bulutları yeşil otsuların arasından gördükçe başı dönüyordu. Sanki okyanusun altındaymış gibi boğucu bir ses duyuyordu. Kulağındaki “çın” sesi yüzünü kaplamış, baktığı şey gittikçe kararıyordu. Bulutlar hızlanarak girdabı andırıyordu. Yanaklarında yanma hissi büyümüş, neredeyse boynuna kadar ulaşmıştı. Çınlayan ve ağırlaşan başını kaldırdı. Kafasını kendisine doğru eğmiş, sırıtan balkabağını görünce korkudan sıçradı.

Bunun tahtadan bir korkuluk olduğunu anlayınca acısı kendini tekrar hatırlattı. Yüzüne dokunduğunda iri dikenlerin etine battığını fark etti. Beş dikeni ucundan tutup yavaş yavaş çıkardı. Her diken çıktığında rahatlamak yerine omurgasında bir ağrı hissediyordu. Bisikletinin teker sesi kesilince etrafta başka bir ses kalmadı. Dikenleri ayak ucuna attıktan sonra korkuluğa temkinli adımlarla yaklaştı.

Başı öne düşmüş korkuluğun gömleğinin kenarları eprimiş, rengi ağarmıştı. Eskiden çizgili olan yerler, yerini içinden fışkıran samanlara bırakmıştı. Kolları yere doğru eğilmişti. Korkuluğu destekleyen ahşap çubuk üzerinde kıymıklar dikilmişti. Gömleği birbirine bağlayan siyah düğmelerden yalnızca biri kalmıştı. Başındaki hasır şapka bir hayvana ev sahipliği yapıyordu. Handel korkusunun yersiz olduğunu anlayınca bisikletine döndü. Etrafına baktığında kuruyan toprağı ve çürümeye yüz tutmuş bal kabaklarından oluşan uçsuz bucaksız bir tarlada olduğunu fark etti. Bu yolu ve bu tarlayı daha önce hiç görmemişti.

Bisikletini kaldırırken düşmeden önce gittiği yoldaki küçük karaltıyı gördü. Ona çarpan karga yan yatıyordu. Başını çocuktan yana döndürdü. Kapkara, duygusuz gözlerini çocuğa dikti. Handel gidonu sımsıkı kavrarken gıcırtı sesi sessizliği kâğıt sesi gibi böldü. Karga vücudunu döndürdü; kanatlarından güç alır gibi doğruldu. Silkelendi. Siyah kanatlarından bazıları rüzgâra karışıp havalandı. Ağzını aralayıp tiz bir sesle gakladı. Çocuğun kanı çekilmişti.

Spiral bulutların arasında balıkçıl ikisinin üzerinde dönerken diğer balıkçıllar da geldi. Daire formunda dönmeye devam ederken uzaklarda kara bulutu andıran karga sürüsü süratle yaklaşıyordu.

Handel bisikletine atladı. Korkuluğun başı yavaş yavaş doğrulurken çocuk bunu görmedi. Karganın üstüne giderken kuş çekilmedi.

Amcasının tarlasına olan mesafeyi düşünmemeye çalıştı. Üzerine yağan siyah tüyleri ve burnunu delip geçen çürük kokuya odaklanmamaya çalıştı.

Korkuluk, dişsiz ağzının içindeki yamuk sıralanmış çekirdeklerini birbirine sürttüğünde karga yerden havalandı ve başının üstüne kondu. Kurak toprağın aralarına sürtünen bereli balkabakları gözlerini açtı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?