“Siktir git!”
Demek istediğim buydu aslında. Ama diyemiyordum. Beni kendi kimliğimle çeliştirecekti bu cümle ve kimse için kendimle çelişmeyi göze alacak kadar salak değilim. Bunca tecrübe bana bunu öğretmişti. Bugüne dek bir kez bile küfür etmemiş birinin, üç kuruş etmeyecek biri için bu çizgisini bozması, insanın kendisine ihanetti önce. Ve ben bu hakkımı daha önce kullanmıştım.
Hani olur ya, bazen bütün bir ömre sığmayacak saçmalıkları tek bir anda toplarız. İşte tam böyle bir andaydım. Hayatımda saçma sapan yaptığım her şeyi kısacık bir zaman dilimine sığdırmayı başardım. İnsan ömrü böyle bir şey işte. Başkasına “Geri zekâlı mısın?” diyeceği her şeyi kendisi yapabiliyor.
“Denesek ne olur?” sorusuna aklımdan geçtiği gibi cevap vermemek, zincirin kırıldığı ilk andı. “Hayır,” diyememiştim. Evet de dememiştim ama koca bir “hayır” diyebilecekken dememiştim. Eğer koca bir kalp kırıklığı biriktireceğimi bilseydim, sizi temin ederim ki derdim. Çünkü insan kalp kırıklığı biriktirirken değil de yeni kırıklık biriktiremediğinde geliyormuş o delirmenin eşiğine… Bütün depolarını bir kişi için doldurmuş olmak, atılabilecekken atılmamış çığlıkları daha da tetikliyormuş. Belki de o bir kişinin kendisi olduğunu anlamak ve kendisini kendisinden bile korumak zorunda kalacak kadar yalnız olmak, bu dünyanın cehennemiyle yüzleşmekti. Sahi, fiziksel acıların adı var da ruhun acıları görünmediği için mi yok hükmündeydi?
Bir ekim akşamı, saatler gece yarısına doğru ilerlerken, “Bizden olmayacak, bir daha arama beni,” ile yüzleşmek, bir insanı yarım bile bırakmıyor biliyor musunuz? Yarım bile kalamayacak kadar uzaklaşmak bu hayattan… Nefes almayı yaşamak zannedenlerle dolu çevrede, her gün gülmek ve yalnız kaldığın her anda boğulurcasına ağlamak… Bunlar, cehennemden sayılmaz mıydı? Güvenmeye dair bütün hislerin yok olması, kendini kendine getirebilmek için tokatlamak peki? Bunların bir katkısı olmaz mıydı? Kalbinin ağrısına fiziksel bir tanı koyulamıyor olmasını strese bağlayanların “Stresten uzak dur,” ikazlarına bir tebessümle karşılık vermişsinizdir hepiniz. Peki ya tebessüm bile edemediğiniz o anlar da mı bu ihtimali gerçekleştirmez?
Bir akşam, yine gecenin yarısına yakın bir saatte, günü bitirmeden sakinlemek adına biraz yürüyüşe çıkmışken, “Konuşmamız lazım,” telefonu almanın insanlığa sığan yanı neydi peki? Yıllar sonra bütün yaralarını sarmışken, yeniden kanatmaya teşebbüsün yargılması yok muydu kanun maddelerinde? Ve yarım kalmışlığı bilmenin merhametiyle, yine hayır dememek gerçekten zayıflık mıydı?
“Çok özledim,” cümlesine inanacak gibi olmak, gerçekten salaklık sayılmamalı sanki. Sonuçta insan, karşısındakini kendi gibi zannedebiliyor. Yalansız, dürüst ve dümdüz… Bana göre saatler süren ama gerçek zamana göre dakikalar süren konuşmanın sonunda ardına bakmasına aldırmadan uğurlamak birini hayatından, inanın azımsanacak bir acı değil. Bir de “Neden kabul ettin içeri?” sorularının cevabı var tabii.
Kabul ettim; çünkü insanın söylemek istediklerini, söyleyemediğinde hapsolduğu o buhranı iyi bilirim. O bölünmüşlük, o parçalanmışlık hâline sebep olacak kadar kaybetmedim merhametimi. Bunu anlamanızı beklemiyorum ama yargılamanıza da kapalıyım. Bir sorunun cevabı için aylarca birinin insafa gelmesini beklemenin yükünü taşımışlığım var bir de. İnsan kendi yaşadıklarını bir başkasına yaşatmak istemeyecek kadar, kendine sadık kalmalı diye düşünüyorum.
Ağlamadım…
Bu gidişin ardından bu kez ağlamamış olmanın, bir şeyleri çoktan temizlediğimi ve bazı yerleri nadasa bıraktığımı göstermişti bana. Ve benim tam olarak bunu görmeye ve bilmeye ihtiyacım varmış, öğrendim. Kendimle barışmayı başkasına bırakmamış olmaksa en büyük şansımdı bu aşamada. Evet yıkıldım. Çünkü güçlü olmak hiç yıkılmamak değildi, yıkıldıktan sonra yeniden ayağa kalkabilmekti. Ve ben biriktirdiğim tüm kötü anılarımı ardımda bırakarak, kendi yolumda yürümeye devam ettim, iyileştim…

