Adınız bir marka olsun. Yıllarca büyütün, dünyaca ünlü hâle getirin, servet ve itibar kazandırın. Sonra bir gün, kendi adınızı taşıyan markanın dışında kaldığınızı fark edin. House of Gucci, bir ailenin yalnızca birbirini değil, kendi yarattığı dünyayı da nasıl kaybedebileceğinin hikâyesi.
Ridley Scott’ın yönettiği film, Gucci ailesinin yükselişini, aile içindeki güç savaşlarını ve sonunda kendi yarattıkları markanın dışında kalmalarına uzanan süreci anlatırken, klasik bir aile dramının güvenli sınırlarında kalmıyor. Aldo Gucci’nin söylediği “Gucci is what I say it is.” (Gucci, benim söylediğim şeydir) repliğinin etrafında şekillenerek katlanarak büyüyen hırsı, karakterlerin arasında dolaştırıyor ve sonunu trajik bir kapanışla perdeye taşıyor.
Sara Gay Forden’ın aynı adlı kitabından uyarlanan film, Gucci ailesinin moda dünyasında kurduğu yapının zaman içinde nasıl bir güç mücadelesine dönüştüğünü anlatıyor. Para, soyadı, statü ve kişisel hırslar birbirine karıştıkça aile içindeki çatışmalar da giderek büyüyor. Filmin trajik ironisi, bu ismi yaratan insanların sonunda o markanın geleceğinde belirleyici olamamaları. Bir insanın kendi adıyla yarattığı bir şey üzerinde zamanla hiçbir söz hakkının kalmaması başlı başına trajik. Patrizia Reggiani’nin eşi Maurizio Gucci’nin öldürülmesiyle bağlantılı olarak hüküm giymesi, bu sürecin ise en karanlık noktası. Ancak Scott’ın ilgisi yalnızca cinayetin kendisinde değil; insanların kendi elleriyle kurdukları düzen tarafından nasıl yutulabildiklerinde.
House of Gucci’nin dünyasında; malikâneler, lüks mağazalar, restoranlar, kayak pistleri, özel davetler ve haute couture kıyafetler, karakterlerin günlük hayatının doğal parçaları. Film The Wolf of Wall Street’i andıran bir enerjiye sahip olsa da burada Wall Street’in yükseliş ve düşüş hikâyesinin yerini, moda dünyasının ihtişamı alıyor. Servet zaten karakterlerin hayatının doğal bir parçası; asıl mücadele para kazanmak değil, o servet üzerinde kimin söz sahibi olacağı. Güç ve statü de bu mücadelenin farklı araçlarına dönüşüyor.
Bu tonun çalışmasını sağlayan en önemli unsur ise oyuncular. Adam Driver, Maurizio Gucci rolünde oldukça kontrollü bir performans sergiliyor. Özel dikim takım elbiseleri, özenle taranmış saçları ve mesafeli oyunculuğuyla Maurizio’nun aristokratik duruşunu başarıyla yansıtıyor. Maurizio başlangıçta ailesinin dünyasından uzak durmak isteyen biri. Fakat zaman içinde aile mirasının merkezine doğru çekiliyor. Markayı kendi vizyonuyla şekillendirmek istedikçe, kaçmaya çalıştığı dünyanın bir parçasına dönüşüyor. Bu açıdan karakterin trajedisi yalnızca başına gelenlerde değil, kendi seçtiği yolda da yatıyor.
Lady Gaga ise Patrizia Reggiani olarak filmin enerjisini tamamen değiştiriyor. Kökleri İtalya’ya dayanan bir oyuncu olarak, bu rolü üstlenirken atalarına ve İtalyan kültürüne duyduğu derin saygıyla hazırlanan Gaga, kamera önünde ve arkasında bir buçuk yıl boyunca karakterle yaşayarak ve aylarca aksan çalışması yaparak kusursuz bir metot oyunculuğu sergiliyor. Patrizia bu dünyaya dışarıdan giriyor. Önce Gucci soyadının ihtişamına hayran kalıyor, ardından bu ihtişamın yalnızca seyircisi olmak istemediğini fark ediyor. Başlangıçtaki görece masumiyet, zaman içinde yerini sahip olma arzusuna, kıskançlığa ve hesapçılığa bırakıyor. Maurizio ile ilişkisi filmin dramatik omurgasını oluştururken aşkın yerini aidiyet, aidiyetin yerini güç ve zamanla tüm bunlar yerini kontrol arzusuna bırakıyor.
Al Pacino’nun Aldo Gucci’si ise filmin aile mirasını temsil eden yüzü. Pacino, alışıldık enerjik ve abartılı oyunculuk tarzını burada da sonuna kadar kullanıyor. Aldo için Gucci yalnızca ticari bir başarı değil, aile adının devamı. Onun geleneklere bağlılığı ile sonraki kuşakların markaya bakışı arasındaki fark, aile içindeki çatışmanın temelini oluşturuyor. Ardından Jared Leto geliyor. Paolo Gucci karakterine hayat verebilmek için her gün çekim öncesinde saatlerce süren yoğun prostetik makyajla tanınmaz hâle gelen Leto, sette dahi karakterden çıkmayarak sıradışı bir metot oyunculuğu ortaya koyuyor.
Görüntü yönetmeni Dariusz Wolski, 1970’lerden 1990’lara uzanan dönemi yüksek moda dergilerinin sayfalarından çıkmış gibi tasarlıyor. Başlangıçtaki sıcak, altın sarısı ve pastel tonlar Gucci ailesinin güvenli ve ihtişamlı dünyasını yansıtıyor. Hikâye ilerledikçe renkler de kararıyor. İhanetler, güç mücadeleleri ve kişisel hesaplaşmalar arttıkça sıcaklığın yerini soğuk ve keskin tonlar alıyor. Bu değişim, filmin çöküşünü anlatan en başarılı görsel araçlardan biri. Geniş açılı çekimler servetin ve yaşam alanlarının boyutunu gösterirken, kamera karakterlerin yüzlerine yaklaştığında bütün o lüksün altında saklanan yalnızlık ve gerilim ortaya çıkıyor.
Filmde moda basınının ve Anna Wintour’u andıran figürlerin varlığı da bu dünyanın nasıl şekillendiğini gösteriyor. Gucci artık yalnızca ailenin kontrol ettiği bir isim değil; moda basınının, tasarımcıların ve değişen estetik anlayışının yeniden tanımladığı bir marka hâline geliyor. Filmi yalnızca bir suç filmi olarak görmek bu nedenle filmin asıl meselesini ıskalamak olur. Filmin merkezinde suçtan önce miras var. Gucci soyadı, Floransa’dan Milano’ya, İtalyan zanaat kültüründen uluslararası moda dünyasına uzanan uzun bir yolculuğun sembolü. Ancak herkes aynı markaya bakıyor ve başka bir şey görüyor. Aldo için Gucci aile mirası. Maurizio için dönüştürülmesi gereken bir yapı. Patrizia için ise ait olmak istediği bir statünün anahtarı. Çatışma da buradan doğuyor. Bir noktadan sonra kimsenin asıl derdi markanın ne olacağı değil, markanın üzerinde kimin söz sahibi olacağı hâline geliyor. Herkes kendi payını, kendi gücünü ve kendi geleceğini güvence altına almaya çalışırken ortak bir miras, kişisel hesaplaşmaların merkezine yerleşiyor. Sonunda ise ortaya tuhaf bir paradoks çıkıyor. Markayı ayakta tutmak için verilen mücadele, markanın aileden uzaklaşmasına neden oluyor. İyi bir isim her şeydir ama o ismi taşıyabilmek, onu kazanmaktan çok daha zor.

