Kasım ayında havalar iyice buz kesince, zemin kattaki Naciye Hanım’ın sobası tütmeye başlardı. Mahallede herkes çoktan kalorifere geçmişti, ama Naciye Hanım’ın sobasından vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Hem niye vazgeçecekti ki? Güğümde sıcak suyu her daim hazırdı bir kere. Erkenden hazırladığı tencere yemekleri sobanın kenarında sıcacık bekler, ıslanan çoraplar soba borusuna takılı telde bir güzel kururdu. Öyle pahalı oda kokularına da hiç gerek yoktu. Sobanın üstüne dizdiği portakal ve mandalina kabukları evi mis gibi kokutmaya yeterdi. Çok kalırsa hafiften yanardı gerçi ama o yanık kokusu bile güzeldi.

O sabah saat sekizi gösterirken, birinci kattaki Meltem, çift durulamayla yıkadığı kar beyazı nevresimleri koyduğu sepeti kucaklayıp balkona çıktı. Salondaki tüplü televizyonun üzerindeki dantel, aralık kapıdan giren rüzgârla hafifçe havalandı. Nevresimi iki tahta mandalla tutturan Meltem ipi çekip çarşafı dışarıya, bahçenin ortasına doğru kaydırdı. Tam bir tık daha ileri itmişti ki gökten turuncu bir bomba düştü. İkinci katın pencerelerine kadar uzanan devasa Trabzon hurması ağacının en ağır meyvesi, tam çarşafın ortasına şap diye yapıştı. Meltem’in çığlığı mahalle bakkalının kepenk açma sesini bile bastırdı. “İhsaaannn! Gel gör senin o kıymetli aile yadigârını. Mahvoldu çarşaf, mahvoldu!”

İhsan ayağında terlikleri ve sırtında polar yeleğiyle balkona fırladı. Önce çarşafın ortasındaki dev turuncu mühre, sonra başını kaldırıp ağacın gökyüzünü kapatan dallarına baktı. Yüzü öfkeden mosmor olmuştu. “Yeter, valla yeter!” diye bağırdı İhsan, sesi alt sokaktaki evlere kadar ulaşmıştı. “Arayın marangoz İbrahim’i getirsin testereyi, keseceğim bu ağacı! Bu ne ulan, apartman değil botanik bahçesi sanki. Arabanın tavanı yapış yapış, balkon yapış yapış, şimdi de nevresim gitmiş.”

Tam o sırada zemin katın tahta penceresi gürültüyle açıldı. Naciye Hanım eliyle tülü kenara itip oğluna öyle bir baktı ki İhsan bir anda olduğu yerde küçüldü. “Bana bak İhsan!” dedi Naciye Hanım bastonunu pencerenin kenarına vurarak. “O ağaca dokunanı evlatlıktan reddederim! Ağaca laf edeceğine karına söyle, çamaşırları bayrak gibi bahçenin ortasına kadar germesin.” Naciye Hanım sözlerini bitirir bitirmez, ikinci katın balkonundan bir kafa uzandı. Küçük oğul Vedat elinde dumanı tüten çay bardağı ve üstünde gri eşofmanıyla ortaya çıktı. Pasajın altındaki korsan CD dükkanını açmak için evden çıkması lazımdı. Ama izlediği manzara yeni gelen Hollywood aksiyon filmlerinden daha çekiciydi. “Abim haklı anne,” dedi Vedat kıkırdayarak. “Gökten hurma yağıyor, aşağı inen kafasına şemsiye tutsun. Hem bak, alt sokaktan Necibe Teyze de mevziye girdi.” Hakikaten de bahçe duvarının hemen ötesindeki tek katlı gecekondunun bahçesinden bir ses yükseldi. Necibe teyze elindeki süpürgeyi sallayarak, “Naciye! Yeter sizin bu Nuh nebiden kalma ağacınızın çilesi. Tavuklarımın ayağı hep hurma oldu, bahçeme dökülenleri kim temizleyecek?” diye çıkıştı.

Ailenin on yedi yaşındaki torunu Osman, Walkman kulaklığı ve cebinde kim bilir hangi sanatçının kasediyle kapı eşiğinde belirdi. “Baba,” dedi sırıtarak, “Ağacı kesmek yerine, çatıdaki eski uçurtmalardan kalma uzun çıtaların ucuna bir pazar filesi bağlasak da hurmaları yukarıdan toplasak? Naciye babaannem de bizi evden atmasa.” İhsan önce oğluna, sonra anasının pencereden sarkan bastonuna, en son da Vedat’ın sırıtarak çayından aldığı yuduma baktı. Bir anlık sessizlik oldu. O sırada sekiz yaşındaki küçük Mert sokağın başından eve doğru yürüyordu. Koltuğunun altında gazete kâğıdına sarılı sıcacık fırın ekmeği, elinde de bakkaldan kaptığı cips paketi vardı. Bahçeye girdiği anda annesinin yukarıdan “O cips kahvaltıdan sonra yenecek,” diye seslenmesini hiç duymamış gibi yapıp, bahçedeki plastik kasanın üstüne kuruldu. Cips paketini dibinden yırtarak içinden çıkan tasoyu cebine atıp, babasıyla amcasının ağaçla girdiği bu amansız savaşı en ön sıradan izlemeye başladı.

İhsan derin bir iç çekti. “Çık çatıya Osman,” dedi çaresizce. “O çıtaları indir. Vedat sen de aşağı in, Trabzon hurması operasyonu başlıyor. Bugün o hurmalar toplanacak!” Yarım saat sonra arka bahçe küçük çaplı bir tatbikat alanına dönmüştü. Osman çatıdan üç adet çam çıtayla indi. Zamanında uçurtma gövdesi olmak için kestirilmiş ama çatı katında unutulup gitmişlerdi. İhsan çıtaları koli bandıyla uç uca ekleyip ucuna da Meltem’in pazar filesini sıkıca bağladı. En nihayetinde ortaya tasarımı akla zarar, üç metre boyunda derme çatma bir hasat oltası çıkmıştı. Vedat ise evden sararmış bir piknik örtüsü getirmişti. “Bak şimdi abi,” dedi örtünün iki ucundan tutarak. “Osman, sen şu ucu tut, ben burayı. Sen yukarıdan fileyle dürteceksin, olgunlaşan hurmalar örtünün tam ortasına trambolin gibi düşecek. Sıfır zayiat, maksimum verim.”

“Çok konuşma da örtüyü ger,” dedi İhsan alnındaki teri koluyla silerken. “Sakın gecekondunun duvarına doğru kaymayın, Necibe teyze pencerede pusuya yatmış bekliyor zaten.” İhsan oltayı sallayarak birinci katın hizasındaki dallara doğru uzattı. Bahçe o kadar dardı ki adamcağız sırtını nereye dayasa bilemiyordu. “Eğil biraz abi, sağa doğru… Hah, şu turuncu dev gibi olana nişan al!” diye talimat veriyordu Vedat. İhsan çıtayı hafifçe uzatıp da ağacın yaprakları hışırdayınca, yüksek dallarda gizlenen iki karga gaklayarak uçuştu. Tam o anda yumruk büyüklüğündeki olgun bir hurma dalından koptu. Ama rüzgârın etkisiyle kavis çizerek hızla aşağı süzüldü. “Tut tut tut!” diye bağırdı İhsan. Vedat ile Osman ellerindeki piknik örtüsüyle sola doğru fırladılar, ama hurma örtünün kenarını teğet geçip doğrudan Vedat’ın eşofmanının paçasına çarptı. “Ulan Vedat!” diye gürledi İhsan. “Gözün nereye bakıyor senin, hani trambolindi bu?”

“Görüş açıma birden girdi abi,” dedi Vedat paçasındaki pelteye tiksinerek bakarken. “Sanki Matrix’teki Neo gibi havada yön değiştirdi meyve, ben ne yapayım? Hem sen çıtayı bağlarken dengesiz bağlamışsın, çocukken uçurtma yaparken de senin yaptığın uçurtmalar hep sola çakılırdı zaten.”

“Ne alakası var yahu uçurtmayla?” dedi İhsan, elindeki çıtayla göz göze gelirken. “Çıtayı düzgün kestiremeyen sensin. Marangoza iki kuruş az vereceksin diye gidip en dandik tahtaları seçerdin!” Abi kardeş hiddetle bakışırken duvarın öte tarafında bir gürültü koptu. Gecekondu sahibi Necibe teyze elindeki uzun sopayı sallayarak duvarın üstünden başını çıkardı. “Gördüm işte!” dedi “Hepsini benim maydanozlarımın üzerine sıçratıyorsunuz. Bak zabıtayı arayacağım şimdi. Şurada iki kök sebze yetiştirmeyelim mi biz?” Az önce birbirlerine giren iki kardeş, tek bir salisede bakışıp anında yön değiştirdiler. Türk aile yapısının o ezeli kanunu işlemişti işte. Dışarıdan tehdit gelince iç çatışma derhal ertelenmeliydi. “Necibe teyze gözünü seveyim,” dedi İhsan, sesini olabildiğinde yumuşak tutarak. “Altı üstü iki hurma düştü bahçene, ne zabıtası? Çocukken topumuz kaçınca da keseceğim diye tuttururdun. Bak kaç yaşına geldik, hâlâ aynı hırs.”

“Ayrıca Necibe teyze,” diye söze girdi Vedat paçasını silkelerken, “O maydanozlara dökülen şey doğal gübre sayılır. Şehir yerinde organik tarım yaptırıyoruz sana, duacı olacağına zabıta diyorsun.” Necibe bunca laftan sonra pes edip başındaki tülbendi düzelterek gerisin geri bahçesine çekildi. Ama söylenmeye de devam ediyordu. Zemin katın arka kapısı gıcırtıyla açılınca Naciye Hanım üzerinde yeşil hırkası, elinde ise altı bardak çay dizili emaye tepsisiyle göründü. Ağacın dibindeki eski tahta kasayı ters çevirip torununun yanına oturdu. Tepsiyi dizlerine koyarken o derin, insanı bir anda sakinleştiren iç çekişlerinden birini bıraktı. “Yorulmayın boşuna,” dedi buğusu tüten çay bardağını Vedat’a uzatırken. “O ağaç öyle sopayla, fileyle dökülmez. Babanız o ağacı diktiği yıl, siz ikiniz mahalle arasında birbirinize girip iki ay konuşmamıştınız. Hatırlıyor musun İhsan?” İhsan elindeki uzun çıtayı duvara yasladı. Vedat da çayından bir yudum alıp sus pus oldu.

“İhsan liseyi yeni bitirmişti, Vedat da ortaokuldaydı,” diye devam etti Naciye Hanım, gözleri gökyüzünü kapatan dallara kayarken. “Sırf biriniz diğerinin mızıkasını kırdı diye koskoca yazı birbirinize küs geçirdiniz. Babanız baktı olmuyor, tuttu kolunuzdan bu bahçeye indirdi. Rahmetli fidanı çoktan almıştı da daha dikmemişti. Necibe’nin bahçesinden toprak taşıttı size. ‘Bu fidan büyüyecek, bir gün meyve verecek,’ dedi, ‘o gün geldiğinde bu kavgaların ne kadar yersiz olduğunu anlayacaksınız.’ Sırf o toprağı taşırken helak oldunuz da akşam olmadan barıştınız.” Naciye Hanım çayından bir yudum alırken bahçede çıt çıkmaz olmuştu. Yalnızca rüzgârın ağaçtaki meyveleri sallarken çıkardığı o hafif hışırtı duyuluyordu.

Osman elindeki piknik örtüsünü hafifçe gevşetip amcasına baktı. Vedat başını öne eğmiş, çay bardağındaki tek şekerin erimesini izliyordu. İhsan ise yaklaşıp dev gövdeli ağacın kabuğuna elini sürdü. Gövdenin tam ortasında, kabuğun sertleştiği yerde yıllar önce çiviyle kazınmış silik isimler göze çarpıyordu. İhsan ve onun hemen altında daha biçimsiz bir şekilde kazınmış Vedat yazısı… Ağaç büyüdükçe harfler birbirinden uzaklaşmış ama silinmemişti. “Babanız,” dedi annesi fısıldar gibi, “Son zamanlarında yürüyemiyor olsa bile her sabah pencereden bu ağaca bakardı. Bu ağaç sadece meyve vermiyor oğlum… Sizi her kasım ayında isteseniz de istemeseniz de şu örtünün dört bir ucundan tutmaya mecbur ediyor.”

İhsan hiçbir şey söylemeden anasına bakarken yüzünde sabahki öfkeden eser kalmamıştı. Birden yukarıdaki dairenin kapısı gürültüyle kapanınca, bütün bakışlar merdiven başındaki hareketliliğe kaydı. Meltem kucağındaki iki büyük plastik leğenle merdivenlerden iniyordu. Leğenleri ağacın yanına bırakıp örtünün bir ucunu yakaladı. Bir yandan söylenmeye devam ediyordu ama el çabukluğuna diyecek söz yoktu. “Düzgün gerin şu örtüyü yere değmesin. Bir de çamurunu yıkamayayım bunun!” derken örtüyü hırsla çekiştiriyordu. İhsan karısının bu hâline içten içe gülümseyerek oğluna, “Osman, aç şu örtüyü iyice. Vedat sen de Meltem’in karşısına geç, sağ köşeyi sıkı tutun,” diye buyurdu. Sonra kenarda arkadaşlarıyla gülüşen küçük oğluna seslenip, “Mert! Bırak şimdi oyunu filan, gel sen de abinin yanına. Kalanları toplamaya en tepeden başlayacağız, tek bir dökülmedik hurma kalmayacak,” dedi.

Akşamüstü hava kararmaya yüz tuttuğunda bahçeden tam dört kasa, üç de büyük plastik leğen dolusu Trabzon hurması toplanmıştı. Herkesin eli yüzü, üstü başı leke içindeydi ama sabahki gergin havadan eser kalmamıştı. Meltem çarşaftaki lekeyi beyaz sabunla çitilemekten vazgeçip pes etmiş, kendini Naciye Hanım’ın mutfağına atmıştı. Dev emaye tencereler ocağa dizilirken, mutfak buram buram tarçın, karanfil ve pişen hurmanın tatlı kokusuyla doldu. Naciye Hanım’ın talimatıyla ilk pişen hurma reçelinden koca bir kâse ayrıldı. Üzeri bir peçeteyle örtülüp Necibe teyzeye gönderildi. Kapıyı açınca önce kaşlarını çatan Necibe kâseyi alırken, “Naciye’ye söyle, seneye şu bizim tarafa sarkan dalları biraz budatsın. Pencerenin önü ışık görmüyor,” diye mırıldandı. Ama kapıyı kapatırken yüzünde beliren tebessümü gizleyemedi.

Gece tamamen çöktüğünde zemin kattaki duvarları sarı çiçekli bordürle çevrelenmiş olan salonda, sobaya iki gürbüz odun daha atıldı. Güğümün yanında kestaneler olurken, televizyonda ana haber jeneriği çalıyordu. Apartmanın bütün balkonlarına olgunlaşsın diye sıra sıra dizilmiş olan onlarca parlak turuncu hurma, sokak lambasının cılız ışığında mücevher gibi parlıyordu. İhsan ile Vedat bina kapısının önündeki kaldırım taşında yan yana oturmuş, akşam kahvelerini yudumluyorlardı. Çok konuşmadılar. Şehir etraflarını yüksek betonlarla çevirmiş, hayat ikisini de ayrı koşuşturmacaların içine savurmuştu. Ama biliyorlardı ki arka bahçedeki o ağaç, her kasım onları yeniden bir araya getirecekti.

Bu yazı sana ne hissettirdi?