Herkesin köyden uzaklaştığı, komşuluk ilişkilerini görmezden geldiği bir zamanda, Manisa’nın Sancaklı köylerinden birinde atadan kalma topraklarla büyüyen, Yukarı Çobanisa’ya bağlı şirin bir mahallede yaşayan, şehzadelerin sultanların gölgesinde kendisini ailesine adamış bir kadının hikâyesi bu…

Bir kadının mistik kokusu. Kökleriyle toprağa bağlı, dallarıyla gökyüzüne uzanan bir kadın. Hayat yolları kıvrımlı; uçuruma denk geçtikleri, çıkması zor tepeleri emeğiyle aşmış, kendi kendine güçlenmiş ve yıllanmış bir kadın. Görünmeyen tacı ile hep dik başlı, ayağında ovanın tozlarının  gerçek yaşamla iç içe geçişi. Önüne çıkan tüm engellerden yine onun ferah kapısına geçmesi; gönlünün güzelliğinden. Eteğinin kenarında bir yol izi, tüm geçmişin üzerine basa basa ilerlediği, aman dilemekten aciz kalmışlara inat, tozlarını bile silkelememesi en güçlü tarafı “Geçmişin tozu…” Belki bir çiçekle huzur bulduğu, bir komşuna kahkahasını verdiği, bir yanı yorgun, bir yanı hep keyifli… Elinde bir çayı, bir kahvesi, canı nasıl isterse öyle. Sağ tarafında bahçesi, sol tarafında ailesi, hangisi önce hangisi sonrası, bilinmeyişi. Parayla pulla değil emekle karşılığı beklemesi, “Üç vakte kadar,” diye başlayan o keyif cümleleriyle kendi bahçesinde, kendi hayatının temel taşları üzerine yaşayan; herkesin bildiği, bilmek için can attığı bir kapı komşusu, belki de fazlası. Dost mu, derdine eş mi, kaderin eski bir misafiri mi senin için gönderilen… Affetmek istedikleri ya da istemedikleri aklına mıh gibi kazınan nice cümleleriyle, sizin de hayatınızda olması gereken kişisi, herkesin “abası,” bizimse Ayşe ablamız. 

Tarladaki evin karşı köşesinden gelen sesle irkildim. Herkes bir yerlerde bir şeylerle uğraşıyordu bugün. Bir an bir kokuya sığındım,  bir ekmek kokusu… Kişiyi kendinden alıp izini sürdürecek olan bir koku olsaydı şayet; bunlardan biri annesinin zeytinyağlı kalıp sabun kokusu saçları olurdu ya da onun pişirdiği ekmeklerin kokusu… Bayır aşağı yerdeki taş fırından geliyordu koku. Çocuklarla şenlenecek bir sofranın hazırlığı var belli. Bazı şeyler demek ki o zamanlar güzeldi. Kalabalık sofralar da işi bitenin, muhtaçlığı kalmayanın uğrak yeri oldu şimdilerde evim. Tarladaki evlere biz “dam” deriz ama muntazamdır içi merak etmeyin. Annem nice misafirler ağırladı o küçük iki göz damda, bir bilseniz. Hele yemekleri nasıl olur da bu kadar lezzetli olabilir hâlâ bilmiyorum. Dedim ya, her şey o zamanlar güzelmiş ki kalabalık sofralar bile artık kendime bile misafir olduğum yer. Burası anılardan ve köklerden ibaret.

Damın kapısına varmadan ayaklarınızın çamurunu atmak için küçük iki merdiven karşılayacak sizi. Merdivenleri özellikle pütürlü olur ki siz ayaklarını temizleyip öyle girin diye, -ben de öyle yaptım- annem ne dediyse aynılarını yaparak yaşamaya çalıştım. Acaba alışkanlıklarım mı yaşattı beni yoksa, yaşadıklarım sadece bir alışkanlıktan mı ibaretti? Damın kapısı mavi, böyle, açık mavi. Yılan, çıyan bu renge gelmezmiş. Gerçi burada da yılanlar gördük ama en fecileri iyi ayaklı olanlarıydı. Mavi kapının ardında bir şilte, yerde bir de masa sadece beş sandalyesi kalmış. Eski bir buzdolabı, artık çalışmıyor ama erzak dolabı vazifesi görüyor. Şuraya yapılmış küçük pencereyi görüyor musunuz? Aslında o pencere hiç açılmıyor ama olsun, annem oraya da dantel bir perdelik dikti zamanında, ev mahremdir. Hayatımın en büyük destekçisi annemdi, belki de en büyük köstekçisi de; acaba bunun ayrımını ne zaman yapabilirim? Gün oldu, gün aktı ve ben yine bir kadının sözüne sığındım. Annemin benim için söylediği, zaman zaman nefesini tuta tuta anlattığı bir sözü geldi aklıma. Kadının sözü, toprağın sesi gibidir. Düştüğünde tutar seni, yorulduğunda taşır, kırıldığında sarar. Bir kadının mahrem saydığını bir sözü, başka bir kadın nasıl normal karşılayabilir? Edep ikisinde de nazar boncuğu; birinde süs diğerinde seyirlik dürtüsü. 

Büyük odanın karşı köşesinde doğru baktığınızda genişçe bir sofra göreceksiniz. Kahvenin yapıldığı bir sapı ters çevrilmiş bir cezve. Birkaç tabak birkaç tencere… Dedemin ve babaannemin fotoğrafları bekliyor artık bu evi. Onlar misafirdi bu hayatta. Fotoğraflarının altında bir etamin işleme ile bakışıyorum. Sırtımı duvara dayıyorum, bakışlarımı sabitlemek bir yana dursun, sürekli bakınıyorum. Acaba bu eski püskü diyebileceğim bu evde olmak, beni neden bu kadar rahatlatıyor? Çocukluğumun akşamlarına gitmek istiyorum. Unutmak istemediklerime ben  karar veremiyorsam, eğer bir çocuk aklımla gördüklerim hâlâ hislerimi ele geçiriyorsa, rolüm ne ki bu hayatta? Peki ya hayattaki rolüm neydi, yani bu kadar mıydı? Benim hayata geliş amacım, bu bahçelerden mi ibaretti? Kendime bile misafir olmayı beceren ben miydim? Bu soru yol boyunca peşimden geldi. Büyürken yarım kalmış yanlarımı, hâlâ içinde taşıyan çocuğun, simdiki hâliyim. Rolüm, yarım kalmışlığın intikamını almak değil, unutmadıklarımın esiri de değilim. Aksine onları taşıyabilen bir kadınım artık.

Bir tepenin ardındaki vadide kalan bir tarlaydı ona babasından yadigâr, ona da onun babasından. Ata toprakları kıymetlidir bizde öyle kimseye kolay kolay satılmaz, mümkünse de akrabalar arasında el değiştirirdi makul fiyata. Araziye baktığında her biri terasa usulü yapılmış, eskilerin bilgisi ve tecrübesiyle konumlandırılmış; iki yüz elli kadar zeytin ağacı, her sıraya iple ekilmiş bir düzenekte. Siz bir zeytin ağacı nasıl ekilir biliyor musunuz? Bizde herkes bilir, öyle ki herkes bir araya toplanıp özellikle birlikte ekilir. Çünkü emek verdiğine kıyamaz insan. Benim hayatımın belli bir düzeni, belli bir akışı vardı. Yapılması gerekenlerden ibaret bir hayat diyebilirim kendi adıma. Bu yüzden hiç ayrılamadım bu topraklardan. Bir emanete adanmış kalan hayatımın istekleri. Emanet olmakla, kendini unutmak arasındaki ince çizgi kesti ayaklarımı. Birilerinin yükü, sorumluluğu kaderime gölge olmuş. Sessiz tuttuğum çoğu kez ertelediğim, yer yer adını bile koymadan içinde taşıdığım arzularım, heveslerim kendi payıma düşmedi. Emanet edilen hayat ile hakkım olan arasında sonsuz misafirlikteyim, kendim de beraber.

Oturduğum yerden doğruldum. Biraz da sofa ya çıkayım acıktım da. Bir kilim attım yere, tozları uçuştu etrafa, bir kısa öksürükle temizledim boğazımı. Ah ben neleri yutmuştum, bu tozlar ne ki? Bazen gülüyorum ağlanacak hâlime, elimden başka türlüsü gelmiyor artık. Acıyıp kıyamadıklarımın saltanatı altında ezildim. Yaşamlarının karanlık koridorlarına aydınlığa çevirdiklerim, merhametimde sustuğum, korumak istediğim her şeyin gölgesinde kaldım. Kardeşlerimle koştururduk buralarda, tozlu ayaklarımız her sofaya basıldığında annemin sesi yankılanırdı etrafta. Hatta yankı yapar, biz ona da gülerdik. Eskiden ablaları olarak hep ben olacağım sanırdım yanlarında. Sofra bezini serdim, -bunu ben yaptım- kendi diktiğim şalvarlarımın artan kumaşlarından düzenledim. Her rengin aksini ekledim birbiri ardına.  

Sevginin bile taklit edilesi, yaşamın gölgesi düşüyor bu zeytin ağaçlarının altına.  Dönülmeyecek noktayı çoktan geçtim, kendimi buraya adadığımdan beri, hayatımın burası olduğu kabul ettiğimden beri… Bir yandan zeytinin çekirdeklerini sıyırıyorum dişlerimle. Elime gelen çekirdeği ise arkama fırlatıyorum, artık nereye denk gelirse. “Attığım yerde zeytin ağacı çıksın,” dileğimle. Artık doymuş olabilirim. Eğer biraz daha fazla yersem, sanırım çalışamayacağım. Bazen düşünüyorum, Acaba burada yaşamıyor olsaydım nasıl olurdu hayatım? Ben, başka nasıl bir ben olurdum? Nasıl olurdum? Nasıl olurdu çocuklarım? Acaba ben burada olmakla onların kaderlerini de mi buraya bağladım? Hiç bitmeyen bir döngünün izini taşıyorum. Her başlangıçta biraz eskiyi, her adımda biraz yarını, yarın da kalan yarımı, her nefeste de biraz geçmişin gölgesini taşıyorum. Sanki kaderim değil de bana unutmayı öğretmeyen bir zaman zincirinin içindeyim. Kendime bile misafir hissettiğim zamanlardayım.

Kalkayım, yokuş yukarı çıkıp çulları yere serenlere yardım edeyim. Bugün kalabalık geldik buraya işlerimiz bitsin ki hemen yeni işler başlasın tarlada. Yaşananların aksine yaşatılanların etkisinde kaldığımı, sonrasında yaşanan günlerde de bu düşünceye inanarak yaşıyorum. İş bugün başlarsa yarın biter. Burada hiçbir şey aksamamalı, toprak bir o kadar bereketli fakat bir o kadar da vefasızdı. Zamanında sevilmediğinde hırçınlaşan bir kadın gibi.  Yokuş yukarı çıkmak bedenime değil de benliğime daha zor geldi sanki. Her şey ağırlaşıyor. Beklentilerimizin hayatımızı karşılamadığı zamanlarda, yetişmeye çalıştığım anılarımın gölgesinde kayboluyorum. Şu evin arka tarafında oynadığımız günlerimiz hem güzel hem de soluktu benim için. Geçtiğim yollarda beni uğurlayan çocukluğum gelecekten umutluydu. Ben şimdi o umudu sırtımda taşıyan yetişkin hâlimle yürüyordum. Bir ışıkla bizi buluşturan bu umman atalarımın ruhlarının izinde. Yalnız olmadığımı hissettiren tek yer orası belki. Bir yanım geçmişe yetişmeye değer hep. Oysa ben kendi gölgemin bile, beni geriye çektiğimi çok geç fark ettim. Kayboluşum bile bana ait değildi. Yetişmeye çalıştığım hayat hiç benim olmamıştı.  

Ben kendimle uğraşırken millet zeytinleri toplamaya koyulmuş bile. Çuvallanan zeytinler bir bir traktörün kasasına yükleniyor. Ben de kendimi yüklüyorum araca bugün. İçimde o kadar çatışıyorum ki ben bile bana yabancıyım, kendimin yoksun misafiri. Kendimle en son ne zaman bu kadar konuştum acaba? En son doktora gittiğimden beri her şey daha bir karmaşık sanki. İlaçlardan mı yoksa psikiyatri doktorunun söylediklerinden mi, bilemiyorum. Ama yılların yorgunluğunu taşıyamayacak kadar yorgunum. Kaç yaşıma geldim? Ya da kaç yaşımda hissediyorum? Benim yaşıtlarım kendileri ile aynalara barışıkken ben, anneme benzeyen yanımla hâlâ barışmıyorum. Annemin sözleri yetmiyormuş gibi annem gibi yürüyorum artık. Bak, şu an elim belimde mesela. Benim bugün çalışasım yok artık, eminim. Ben de babam gibi yaparım, şöyle işçilerin arasında dolanır, bir köşeye çekilirim. Babam nasıl biriydi? Hepimize çok düşkün ama hepimize de bir o kadar uzaktı. Garip, manasız kıskançlıklarını duyardım kendisinden. Yok, öyle annemi falan değil, yine yaptığı işleri, yapamadıklarını kıyaslardı ve illa kıskanacak bir sorun bulurdu. En sonunda da bahçede köşeye dikilir, elinin sigarasını dizine vura vura içerdi. Bir erkek bir erkeği, bir kadının diğer kadından kıskandığından daha fazla kıskanır. Ama sinsice. 

Akşam oldu. Güneş kızıllığını verirken, ben de kadınlığımı gömdüm bu bahçeye.   

Bu yazı sana ne hissettirdi?