Zeynep Hanım, bahçesinin başında ellerini beline koymuş, dallarından sarkan domateslere bakıyordu. Bahar boyunca gösterdiği özenin karşılığını alacağına inanmıştı. Toprağı çapalamış, fideleri sulamış, yabani otları temizlemiş, gecenin serinliğinde bile bahçesini kontrol etmişti. Domatesleri büyüsün diye elinden geleni yapmış, hatta komşusu Nermin’in, “Biraz da kendi hâline bırak şu bitkileri,” sözüne gülüp geçmişti.

Ne de olsa insan emek verdiği şeyin peşini kolay kolay bırakmazdı.

Gelgelelim bahçe, Zeynep Hanım’ın beklentilerine pek kulak asmıyordu. Domateslerin bir kısmı daha dalındayken kararmış, bazıları yumuşamış, bazıları da çatlayıp çürümüştü. Sağlam görünenlerin bile üzerinde tuhaf lekeler vardı.

Zeynep Hanım bir domatesi eline aldı; çevirdi, öteki yüzüne baktı. Sanki biraz daha dikkatli incelerse domates utanacak, kendiliğinden düzelecekti.

“Bunca emeğin karşılığı bu mu şimdi?” diye söylendi.

Domatesin cevap vermemesi Zeynep Hanım’ı daha da kızdırdı. İnsan hiç değilse bir özür beklerdi. Hele altı aydır peşinden koştuğu bir domatesten!

Komşusu Nermin’in bahçesi ise başka bir âlem gibiydi. Salatalıklar sırıklarına tırmanmış, biberler dallarını doldurmuş, toprağın bir bölümü yoncayla yeşermişti. Nermin, bahçesinde telaşla oradan oraya koşmuyor; gerektiğinde suluyor, gerektiğinde toprağı dinlendiriyor, gerisini doğanın işine bırakıyordu.

Zeynep Hanım bu manzarayı gördükçe içten içe huzursuzlanıyordu.

“Benim domateslerime nazar değdi,” dedi bir gün.

Nermin, elindeki sepeti yere bıraktı.

“Nazar değdiyse benim biberlere de bir uğrasın. Belki onların da keyfi yerine gelir.”

Zeynep Hanım gülmedi. Çünkü insan kendi derdine gülemiyorsa başkasının şakasını da kolay kolay anlayamıyordu.

Oysa Nermin’in bahçesindeki bolluk yalnızca şans eseri değildi. Yıllardır toprağı tanıyor, hangi bitkinin neye ihtiyacı olduğunu öğreniyordu. Bir yıl aynı ürünü ektiğinde toprağın yorulabileceğini biliyor, bazı bölümleri dinlendiriyor, bitkilerin çeşitliliğine önem veriyordu. Bahçeyi yönetmekle bahçeye hükmetmek arasındaki farkı çoktan anlamıştı.

Zeynep Hanım ise her şeyin kendi istediği zamanda ve kendi istediği biçimde gerçekleşmesini bekliyordu.

Ertesi sabah erkenden bahçeye çıktı. Çürümüş domatesleri bir bir topladı. Sepet doldukça yüzü asıldı. Her domates, harcadığı saatleri hatırlatıyordu. Birini koparırken eğilmiş, bir başkasını sularken susuz kalmış, fideleri korumak için nice işini ertelemişti. Şimdi elinde kalan, kötü kokulu bir sepetten ibaretti.

Sepeti çöpe götürmek üzereyken Nermin seslendi.

“Onları ne yapacaksın?”

“Ne mi yapacağım? Atacağım. İşe yaramayan şeyin bahçede ne işi var?”

Nermin bir süre düşündü.

“Her işe yaramayan şey gerçekten işe yaramaz mı, Zeynep?”

Zeynep Hanım kaşlarını çattı.

“Çürük domatesten ne hayır gelir?”

“Belki sofraya gelmez ama toprağa karışabilir. Sağlam olanı yemek için toplarız, çürüyeni de uygun şekilde salçaya dönüştürürüz. Yeter ki hastalıklı domatesleri gelişigüzel ortada bırakmayalım.”

Zeynep Hanım sepetine baktı. Doğrusu, domateslerden bu kadar büyük bir hayat dersi çıkmasını beklemiyordu. Bir domatesin çürümesi yetmiyormuş gibi şimdi bir de kendisini düşündürüyordu.

Nermin ona salça yapmak için domatesleri hazırlamayı, çürük domatesleri doğrudan bahçeye gömmek yerine uygun biçimde ayrıştırmanın daha doğru olacağını da söyledi.

Zeynep Hanım ilk kez bahçesine yalnızca ürün almak için bakmadı. Toprağın da yorulduğunu, her yıl aynı şeyi vermesinin beklenemeyeceğini düşündü.

Sonbahar geldiğinde bahçesinin bir bölümünü dinlendirdi. Nermin’in önerisiyle ekim planını değiştirdi. Toprağın yapısını iyileştirmeye çalıştı, sulamayı düzene koydu ve yeni mevsim için öğrendiklerini bir deftere yazdı.

Defterin ilk sayfasına büyük harflerle şunu yazdı: “Bir daha domateslere bu kadar güvenme!”

Altına da küçük harflerle ekledi. “Ama kendine de fazla güvenme. Öğrenmeye devam et.”

Nermin bu satırları okuyunca kahkahayı bastı.

“Domatesler seni hayal kırıklığına uğratmış, sen de bütün suçu onlara yüklemişsin.”

“Peki, sen hiç hayal kırıklığına uğramadın mı?” diye sordu Zeynep Hanım.

Nermin’in yüzündeki gülümseme yumuşadı.

“Uğradım elbette. Ama insan bazen neyi yanlış yaptığını anlamadan aynı şeyi tekrar ediyor. Sonra da talihine kızıyor.”

Bu söz, Zeynep Hanım’ın aklında kaldı.

Kış boyunca bahçesini hazırladı. İlkbaharda yeni fidelerini diktiğinde eskisi kadar telaşlı değildi. Her sabah bitkilerin başına koşmak yerine onları dikkatle gözlemliyor, ihtiyaç duyduklarında müdahale ediyor, bilmediği bir şey olduğunda Nermin’e danışıyordu.

Yaz geldiğinde bahçe değişmeye başladı. Domatesler kızardı, biberler dallarını doldurdu, salatalıklar sepetlere sığmaz oldu. Her şey kusursuz değildi elbette. Birkaç fide tutmadı, bazı meyveler beklenenden küçük kaldı. Fakat Zeynep Hanım artık her aksiliği felaket saymıyordu.

Hasat günü Nermin’i çağırdı. İki kadın bahçede yan yana durup dolu sepetlere baktılar.

“Bu yıl nasıl buldun bahçemi?” diye sordu Zeynep Hanım.

Nermin domateslerden birini eline aldı, dikkatle inceledi.

“Fena değil. Ama biraz daha çalışırsan gelecek yıl beni geçersin.”

“Senin gibi konuşmayı da öğrenirsem kesin geçerim.”

Zeynep Hanım bahçeye baktı.

“Hasadı mı?” diye sordu Nermin, kaşlarını kaldırarak.

Zeynep Hanım, sepetin içindeki domateslerden birini eline aldı. Kabuğundaki küçük bir lekeyi başparmağıyla yokladı. Geçen yıl olsa o lekeye takılır, domatesin bütün güzelliğini unuturdu. Şimdi ise gülümsedi.

“Yok,” dedi. “Kendimi.”

Nermin bir an sustu, sonra kahkahayı bastı.

“Sen de iyice toprağın dilinden konuşmaya başladın!”

“E ne yapayım? Geçen yıl çürük domateslerden bir dünya dersi çıkardım. Bari bu yıl öğrendiklerimi çöpe atmayayım.”

İki kadın gülerken bahçenin üzerinden hafif bir rüzgâr geçti. Domates dalları usulca sallandı. Zeynep Hanım, sepetini dolduran ürünlere baktı. Hiçbiri, birbirine benzemiyordu; kimi iriydi, kimi küçüktü, kimi de dalından koparıldığı için hafifçe ezilmişti. Ama her birinin ayrı bir hikâyesi vardı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?