“Anne olunca anlarsın.’’ Sağlıklı iletişimi nasıl da erteleyen bir cümle. Ertelemeye değdi mi anne? Birbirimizi anlamayı, duyguları kabul etmeyi, birbirimizden özür dilemeyi ötelemeye. Sen öldün… gençliğimi görmeden, anne olmamı göremeden. Birbirimizi anlamak da öksüz kaldı.
Ölülere kızılmaz, ölülerin arkasından konuşulmaz. İyi bir kızsan, birinci dereceden ve ikinci dereceden akrabaların yüzüne yüzüne yapılan haksızlıklardan bahsedilmez. Büyüklük sende kalır. Büyük olan sen olmasan bile. Hele anneye kızılır mı? Çarpılırsın, alimallah…
Yaşarken omzuna bırakılan yük, ölünce boğazına da dizilir. Oysa ki ben demek isterdim. Bu kadar yaralıyken, bir de beni dünyaya neden getirdin anne? Hayal kırıklığına uğrattım seni büyük ihtimalle. Seni büyütemedim, yaralarını saramadım, güzellikler getiremedim hayatına. Hayal ettiğin gibi bir çocuk da olamadım… Bukle bukle saçları tombiş yanakları ile annesinin kopyası bir bebek olamadım. Baba tarafına çektim. Halama benzedim en çok. “Şunun ağzına laf vermeyin, arabozucu,’’ dediğin…
Mitokondriyal DNA anneden çocuğa aktarılırmış. Yani hücrenin yaşam enerjisi. Biyolojiden, genetikten falan anlamam ama akşam akşam bu söz bana bir dokundu. Uzun uzun düşündüm. Bir ömür senin enerjini beraberimde mi taşıyacağım?
İster miydim senin gibi yaşam enerjisinde biri olmayı? Okuldan eve geldiğimde nadir denk geldiğim zamanlarda, mutfakta ellerin bulaşıklı, radyoda sevdiğin şarkı çıktıysa, hafif gerdan kırarak şarkıya eşlik ederdin. Mutlu olmadığını bilsem de neşeli görünürdün o anlarda. Sanki keyif alır gibi olurdun hayattan… O anlarda, başka bir hayatta, daha mutlu bir hayatın olabilir miydi? diye düşünürdüm. İnsan sevince, sevdiklerinin mutluluğunu, kendi varoluşunun bile önüne koyuyor anne. Kime diyorsam.
Ama o cıvıl cıvıl enerjin, babam eve gelince, bir alacaklı babamı sormak için arayınca, ya da okuldan geldiğimi görüp çantamı yere koyduğumu fark edince giderdi. Senden hayat enerjisi geçecekse tencerenin dibindeki kurumuş yağı deterjanlarken dans eden kadının enerjisi geçsin isterdim anne.
Komşularla bir araya geldiğinde; çocuklarını bırakıp evden kaçan, kocasını başka bir adam için terk eden, kırkından sonra âşık olan kadınların hezimetlerini dinlemekten âdeta keyif alırdın. Senin başaramadığın bir hayata cesaret edenlerin başarısızlığı, hiç denemeden başarın olurdu. Nar ekşili, kornişon turşulu, kısırını yerken, dişlerini dilinle temizleyip, “Çok da azıp kudurmamak lazım,” diyerek dedikodudaki tarafını belli ederdin. Babam kırkından sonra bir kadının peşine takılıp da evi terk edince, hastanelik olmuş, beni, “Okulda babam evden gitti falan deme, dedem hastalanmış, ona gitti de,” diye, sıkı sıkı tembihlemiştin. Babam ya da ana kız biz, “Azıp kudurmuş görünmeyelim,” diye. Ne vardı anne, azıcık da sen azıp kudursaydın? Bak ömrün topu topu otuz altı yıl sürdü. Bazen aklıma şey geliyor anne, hayatı o kadar cimri yaşadın ki hayat da sana ömür konusunda mı cimri davrandı? Nasıl olsa yaşamayı bilmiyor diye.
Geçen psikolog bana dedi ki… bilmiyorsun onu da söylemeliyim, evet terapiye gidiyorum. “İçinizdeki enerjiyi sağaltacak bir meşgale bulun.” Böylece bastırılmış duygularım sağlıklı bir şekilde açığa çıkarmış. Düşündüm, düşündüm, bulamadım bir meşgale. Sen de eğer lisede başladığın çizimlere devam etsen… Gerdan kırmak için radyoda sevdiğin şarkıya denk gelmeyi, düğünde sizin oraların havasını beklemeyip bir dans kursuna gitsen, bastırılmış duyguların çıkar mıydı senin de? Daha mı geç ölürdün o zaman? Babama olan öfken azalır mıydı? Elâlemi daha mı az takardın?
Acayip matrak kadındın aslında. Birilerini dinler dinler, bir yorum patlatırdın, hepimizi gülme komasına sokardın. Etrafı bu kadar güldürdüğünde, yüzünde bir mahcubiyet oluşur, laf dağılsın diye, “Ben bir çay daha koyayım,” ya da “Hadi, mutfakta bir ton iş var,” derdin. Ne vardı anne ortam dağılmasaydı? Kahkahalar havada asılı kalsaydı az daha. Ben öyle yapmıyorum, biliyor musun? Senden aldığım muzipliği köpürtüyorum anne.
Bir kere çok pis âşık oldum anne. Hem o da bana âşık oldu. Sen olmadığından, âşık olduğumu sana söyleyemedim. Ölmeseydin söyler miydim, bilmiyorum. Ama aklıma sen geldin. Sen de sevilseydin, birisi sana, sırılsıklam âşık olsaydı. Sanki sen de hayattan, daha çok keyif alır mıydın anne? Annem hiç böyle sevilmedi, diye sana üzüldüm sonra. Sen sevginin acısını bildin hep. Sefası da vardı be anne. Sevilen kadınlara bak, yaşlanmıyorlar bile, kahkahaları yıllar geçtikçe azalmıyor. Sevilen kadın belli oluyor be anne. Şöyle güzel bir sevgiye denk gelemeden gittin.
Ben sevilmediğim yerde durmadım. Azla yetinmedim. Aldatılmayı sineye çekmedim. Aferin demiyorum kendime. Doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım, bilmiyorum ama senin kadar affedici olamadım. Şimdi yanımda olsaydın, “Bu devirde kimse kimseyi çekmiyor valla, biz boşa çekmişiz,’’ der miydin? “Sen de iyi azıttın, doğru söyle kız, başka biri mi var hayatında?’’ diye sıkıştırır mıydın beni? Evliliklerin yüzde otuz üçü, ilk beş yılda boşanmayla sonuçlanıyormuş. Ben yüzde altmış yedilik kısma giremedim anne. Anadolu lisesi sınavında ilk yüzde beşlik kısma giremediğimde kızdığın gibi, kızar mıydın yine? Komşunun kızını okul üniformasıyla her gördüğünde iç çektiğin gibi, alyanslı kadınları gördüğünde yüzünü eğer miydin?
Senle didişmem de gün geçtikçe sana benzemem de bitmeyecek galiba. Hep şu mitokondriden işte. Kırk yaşıma kadar senin gibi olmamak için elimden geleni yaptım anne. Şimdi ise senden aldıklarımla, biraz da üstüne benden katıp ne olabilirsem ona bakıyorum.
Geçen cenazede halamla karşılaştım. Amcamın karısına laf söylüyordu. “Hala, sen de çok ara bozuyorsun, laf taşımasana!” dedim. Nereden aklıma geldi, bilmiyorum. Mitokondriden herhâlde. Ama elâlemi senin kadar takmıyorum anne. O da benden herhâlde.

