Kaldırımları hafifçe parlatmış, havayı griye kesmiş bir yağmur ile sabahın o tanıdık huzursuzluğu var. Elimde olmadan, sesli olarak, “Ah, kahretsin! Azıcık yağmura da bu kadar naz olmaz ya! İstanbul’un çilesi hiç mi bitmez? Şu trafiğe bak!” diyorum. Az ötede duran adam da “Maalesef ilerlemiyor. Geç kalacağız işe. Her şey ayrı bir sorun!” diye cevaplıyor.
Haklı. Ya da belki hepimiz biraz haklıyız. Yanımda oturan da öyle bir sıkıştırmış ki beni, ayağa kalksam tutunacak yer yok. Eti etime değiyor. Terlerimiz birbirine karışıyor. Bir yanda ter kokusu, bir yanda trafik, öte yanda sıkılmışlık. On beş dakikalık yolu bir saattir gidemiyoruz. İçim fenalaşıyor. Elimden de hiçbir şey gelmiyor. Gözümde büyüyor, her şey üstüme üstüme geliyor sanki.
Telefonumu çıkarıyorum. Bir şeylere bakarak oyalanmaya, dikkatimi başka yere vermeye çalışıyorum ama nafile. Dünyada birçok şehir, yol, ihtimal varken biz şu anda buradayız. Belki kader dedikleri şey budur. Gerçi başka bir ülkede yaşamak da istemem. Ben kendi ülkemde, kendi şehrimde, biraz daha huzurlu bir hayat istiyorum. Bunları düşünürken bir yandan da insanları yara yara o kalabalıktan sıyrılıp iniyorum otobüsten.
Tüm bu çileden sonra, sırılsıklam bir şekilde merdivenleri çıkarak öğretmenler odasına varıyorum ve kahvemi yapıyorum. Biraz önceki gerginliğim dağılsın diye de müzik açıyorum.
Öğretmen arkadaşıma, “Neden biz de örnek bir ülke olamıyoruz?” diye soruyorum.
O da “Sorunlarımız bir tane değil ki! Bir de şu mesele var: otobüs boş olduğunda ya da herhangi bir yerde, o kadar yer varken de neden burnumuzun dibine giriyor insanlar? Neden illa ki dokunuyorlar? Neden kişisel alan diye bir şey yok?” diye soruyor.
Ben de “Sanırım beni en çok rahatsız eden de bu,” diyorum. Ayrıca hitap meselesi de var. “Teyze, abla, amca… Neden bir türlü ‘Siz’ diyemiyoruz? Neden bir yabancıya mesafe koymanın, aslında ona saygı göstermek olduğunu düşünemiyoruz?” diyorum.
Ders öncesi bütün bunları sorguluyoruz. Sonra sınıfa giriyorum. Sınıf benim sahnem. Ben de sahneye çıkıyorum. Sınıfın yarısı yok. Belli ki yağmurdan dolayı geç kalacaklar. Sınıf kapısından girenlerin üzerindeki su damlalarıyla birlikte, omuzlarındaki bıkkınlık da sıraya çöküyor.
Zil çalıyor ve okul dağılıyor. Sırtımda bilgisayarım, omuzlarım çökmüş, ayaklarım zonkluyor. Bir otobüsten diğerine biniyorum. Yanımda oturan, telefonundan sesli videolar izliyor. Bir an Kulaklığın yok mu? diye sormak geçiyor içimden. Sonra bir tartışma başlayacağını tahmin ediyorum. Buna da gücüm yok. Ne tuhaf! Hiç tanımadığımız insanlara ne çok sabrediyoruz. Hayatımız bununla geçiyor sanki. Böyle böyle yaşayıp hayatın sert kayaları üzerimize çarpıyor.
Yaşamın büyük bir kısmı isyanla geçiyor. Önceki yaşlarımı düşünüyorum. Aynı durumlarda, geçmişte nasıl tepki veriyordum? On beş yaşındayken trafik yalnızca akıp giden bir resimdi. Yirmi yaşındayken de öyle. Peki bugün neden kızıyorum? İnsan yaşlandıkça hayatın ağırlığını daha mı fazla hissediyor? Belki de değişen İstanbul değil. O hep böyle nazlıydı. Değişen bizleriz. Taşıdığımız yükler arttı. Küçücük şeyler kocaman oldu. Derin bir nefes alıyorum. Yoluma devam ediyorum. Tek istediğim evime varmak.
Biliyorum, yarın aynı kargaşa başlayacak. Ben yine katlanacağım. Belki tekrar akşam olduğunda kendime aynı soruyu soracağım. Bunca şeye değiyor mu? Bilmiyorum. Belki hayatın cevabı da tam burada saklı.
Her gün aynı şeyleri yaşarken yine de ertesi sabah kalkıp yola çıkabilmek; taze bir kahve yapıp müzik dinlemek, sınıfa girip yüzünde tebessümle ders anlatabilmek, tek bir öğrencinin bile hayatına dokunabilmek… Belki de hayattan elde ettiğimiz asıl hasat budur. Yağmurdan, trafikten, kalabalıktan ve yorgunluktan geriye kalan… Zihninde yer ettiğin o öğrencinin hatırladığı öğretmen olmak. Ertesi sabah, bütün bunları bilerek yeniden yola çıkmak.

