Toplantı biter bitmez, sırtımda çantam ve fotoğraf makinemle zaman kaybetmeden Süleymaniye Haziresi’ nin yolunu tuttum. Tasavvuf ve Türk-İslam Geleneklerinde Kadın Mezarları konusundaki araştırmam için en doğru adresle başladığımdan emindim.

Kadın mezarları, erkek mezarlarından farklı olarak zarafeti, inceliği ve doğayı simgeleyen özel sembollerle, çiçek motifleriyle, hotoz ve başlıklarla süslenirdi. Dualar ve ayetler mermere zarif bir hat sanatıyla yazılırdı. Bunların tümünü bulabileceğim bir yerdi Süleymaniye Haziresi.

Hazire’de 19.yüzyıla kadar Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın türbelerinin dışında mezar yokken, zamanla içinde önemli insanların mezarlarını barındıran ve kabir süslemeleriyle göze çarpan en nadide örneklerin olduğu bir mekândı.

İlk bakışta gözünüzün takılacağı yüzlerce şey vardı. Kubbeler, çiniler, paşaların, şeyhlerin, devlet adamlarının mezarları… Süleymaniye’nin kalabalığı içinde benim gözüm tek bir detaya takıldı: Duvak!

Baş şahidesinin üzerinde iki tarafından kurdelelerle bağlanmış duvak motifli mermer bir lahit. Ayak taşında ise kırık bir gül motifi. Taşın üzerinde adı yazıyordu: Fatıma Müşerref Hanım.

Ölümünün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçse de taş sapasağlam oradaydı. Ve onu anlatıyordu. Ben de bu taşın anlattığı kadının peşine düştüm. Baş şahidesindeki kitabe onu, kimliği ve ailesi üzerinden tanımlıyordu: Fatıma Müşerref Hanım, Abdullah Galip Paşa’nın torunu. Babası, Selanik eşrafından Damga Başmüdürü Mustafa Fevzi Bey. Öldüğünde ise yalnızca on yedi yaşında.

Sonra diğer şahideye geçtim. Buradaki dil farklıydı. Artık bir devlet adamının torunu veya bir bürokratın kızı yoktu karşımda. On yedi yaşında bir genç kız vardı. Kitabe, doğrudan ziyaretçilere sesleniyordu: “Ey ziyaretçi!”

Genç kızların en temizlerinden, en iffetlilerinden, en zekilerinden ve en güzellerinden biriydi. Ailesinin kalbinin tam ortasından, henüz çok tazeyken koparılmış nadide bir çiçekti. Zekâsı ve bilgisiyle seçkin, güzel ahlakı ve namusuyla örnek bir genç kızdı.

Ne yazık! Ölüm onu daha on yedi yaşındayken yakalamıştı. Son cümlelerde artık ziyaretçilerden onun masum ruhu için bir Fatiha isteniyordu.

Mezar taşı nasıl da tüm ilgimi, dikkatimi üzerinde toplamıştı. Mezarın kendisi bile sıradan değildi. Tamamen mermerden yapılmış bir lahit. Baş taşında duvak, ayak taşında kırılmış gül motifi olan iki silindirik şahide. Lahdin üzerinde çiçekler, kurdeleler, süslemeler.

“Duvak” evlilik çağına gelmiş fakat evlilik hayatını yaşayamadan ölen genç kızı sembolize ederken, “kırılmış gül” ise hayatın erken kesilmesi, gençliğin yarıda kalmasını vurguluyordu.

Kitabede ölüm tarihi Osmanlı/Rumi takvimine göre “13 Kânun-ı Sâni 1325, Çarşamba.” olarak yazıyordu. Miladi takvime göre 13 Ocak 1910 olarak kayıtlara geçmişti.

Mezar, Galata’daki Pascalides firmasına sipariş edilmişti ve Rum taş ustası  P.C.Pascalidi’nin elinden çıkmıştı. Bu da Fatıma Müşerref’in mezarını yalnızca bir aile mezarı olmaktan çıkarıyordu. Dönemin çok kültürlü İstanbul’unu da yansıtıyordu. Selanikli bir Osmanlı ailesi, Galata’da çalışan Rum ustalar, Osmanlı hat sanatı, mermer bir lahit, batılılaşmış bir mezar estetiği ve taşın üzerine işlenmiş bir duvak.  Bir genç kızın ölümü, İstanbul’un bu zengin kültür ortamının tam da içinde mermerleşmişti.

Kaynakları incelemeye devam ederken, lahdi çevreleyen mermer bir şebekeden ve kapağın üzerindeki mermer vazodan söz edildiğini fark ettim. Ama karşımdaki lahitte bu iki detay yoktu. Demek ki Fatıma Müşerref’in mezarı bile zaman içinde eksilmişti. Onun ölümünü çevreleyen mermerlerin bir kısmı artık yoktu. Ama kırılmış gül hâlâ oradaydı. Duvak oradaydı. Ve adı hâlâ okunuyordu.

Fatıma Müşerref hakkında daha fazlasını öğrenmek istedikçe, elimdeki bilgiler eksik kaldı. Doğum gününü, çocukluğunu nasıl geçirdiğini, hangi okula gittiğini, ne okumayı sevdiğini, hiç âşık olup olmadığını, hatta nasıl öldüğünü öğrenememem gibi.

On yedi yaşına kadar hayatının büyük bir bölümü sanki sessiz yaşanmıştı. Süleymaniye Haziresi’nden ayrılırken Fatıma Müşerref’in hayatını hâlâ bilmiyordum. Belki bir mezar taşı insanın hayatını bütünüyle anlatamıyordu ama unutulmasını engelleyebiliyordu. Fatıma Müşerref Hanım’ın on yedi yıllık hayatından bize kalan şey, belki de bundan ibaretti. Bazen bir insanı dünyaya yeniden hatırlatmak için bir parça “taş” yetiyordu.

Eve dönünce daha detaylı araştırma yaptım. Ulaştığım bilgilerden farklı olarak, ismine bir dergi haberinde rastlamam keyfimi yerine getirdi. 15 Nisan 1326 tarihli sayısında Şehbal Dergisi, Fatıma Müşerref Hanım’ın ölümüne yer vermişti. Daha da önemlisi, dergide on iki yaşında çekilmiş bir fotoğrafı ve mezarı paylaşılmıştı. Bu fotoğrafların yanında iki edebi metin vardı. Cenap Şehabettin’den bir mersiye ve Halide Edip Adıvar’dan bir şiir.

Bu bilgiler, araştırmamın yönünü birden değiştirdi. Artık elimde sadece bir mezar taşı yok, bir de fotoğraf vardı. Fotoğrafa bir süre bakakaldım. On iki yaşındaki kızın fotoğrafı ve hemen yanında beş sene sonra toprağa verildiği mezar. Fotoğrafta, on iki yaşında bir çocuk. Henüz ölüm yok, duvak yok, “ne yazık!” yok. Sadece bir yüz. Mezarın olduğu fotoğrafta ise, şu an içinde yattığını hayal ettiğimiz on yedi yaşında artık yüzü, sesi, hayalleri, çevresi, belki hayatı tamamen değişmiş genç biri. Fatıma’nın hayatında ne değişmişti? Bilmiyordum. Fotoğraflar da susmuştu.

Şehbal’in sayfalarında onun ölümünün edebiyatla nasıl yan yana geldiği konusu da kafamda delice sorular oluşturmuştu. Neden ölümü bir dergide yer almıştı? Neden onun için şiirler yazılmıştı? Cenap Şehabettin neden onun ardından mersiye yazmıştı? Halide Edip’in onunla bağlantısı neydi?  Ve en önemlisi… Bu genç kızın ölümü İstanbul’un kültür çevresi tarafından neden kayda değer bulunmuştu?

Fotoğrafı gördükten sonra, hemen ertesi gün tekrar Süleymaniye Haziresi’ne gitmeye karar verdim. Bu kez mezara başka bir gözle bakacaktım. İlk gidişimde yalnızca taşı görmüştüm. Şimdi arkasındaki yüzünü biliyordum; en azından on iki yaşındaki yüzünü…

Hazireye girdim. Aynı mezarı buldum. Mezar bana daha küçük göründü. Artık elimde karşılaştırabileceğim bir şey vardı: fotoğraf. Fotoğraftaki on iki yaşındaki kızla

burada yatan on yedi yaşındaki genç kadın arasındaki var olan beş yıl, hikâyenin

en büyük boşluğunu oluşturuyordu.

Mezar taşındaki duvağa tekrar baktım. İlk geldiğimde onu bir sembol olarak görmüştüm. Şimdi fotoğrafa baktıktan sonra, duvağın onun ne olduğunu anlatmadığını düşündüm. Onun artık ne olamayacağını anlatıyor olabilirdi; bir gelin, bir eş, bir anne, belki başka bir hayat.

Ayak taşındaki kırılmış güle baktım. Bu kez sembolü açıklamaya çalışmadım. Sadece kırılmış bir gül gördüm. Yanında bir tarih, bir isim, bir yaş, on yedi. O kadar. İlk kez gazeteci olarak değil, fotoğrafa bakan sıradan biri gibi düşündüm. “On iki yaşındaki Fatıma, beş yıl sonra öleceğini biliyor muydu?”

Fotoğrafta  bunu bilmenin hiçbir işareti yoktu. Belki sıradan bir gündü. Belki fotoğraf çektirmek onun için hiç önemli değil, ailesi için önemliydi. Belki de fotoğraf çekildiği gün, geleceği henüz tamamen açıktı. Beş yıl sonra ise bütün o ihtimaller bir mermer lahit içine hapsoldu. “Bu olağanüstü mezar kimin?” diye başladığım araştırmamın sonunda henüz cevaplar yok ama artık bir yüz var. Fatıma Müşerref’in yüzü, bir mezar taşı ve ikisini birbirine bağlayan beş yıllık sessizlik. Araştırmamın bundan sonraki kısmı tam da o sessizliğin içine girmek olacak.

Kaynakça:

researchgate.net

Nacide Uysal,Journal of Turkish Studies,2018

Edhem Eldem,İstanbul’da Ölüm,2005 

Bu yazı sana ne hissettirdi?