Sık ormanla çevrili bir yolda ilerliyorum. Dar yolun bozuk asfaltındaki çukurlara denk gelmemek için direksiyonu bir sağa bir sola çeviriyorum. Ağaçlar gökyüzünü kapatmış. İnce, sık dallar çubuk gibi görünüyor. Öyle iç içe geçmişler ki gökyüzü demir parmaklıkların ardında kalmış gibi. Yeşilin tonu giderek kararıyor. Aradan sızan güneş ışığı önce saatime vuruyor, sonra gözümü alıyor. Ön tekerlek sert, ağır bir nesneye sürterken direksiyon hâkimiyetim elimin altından kayıp gidiyor. Önümde sarışın bir çocuk beliriyor; frene asılıyorum.
Direksiyonun siyah derisine alnımı çarpıyorum. Başımı kaldırıyorum. Arabanın önünde duran kız çocuğunun karmaşık, yağlanmış ve sertleşmiş saçları yanaklarına dökülüyor. Dar alınlı, ince dudaklı çocuk gözünü kırpmadan bana bakıyor. Dudak kenarları yukarı kıvrılıyor. Dişleri çakıl taşları gibi şekilsiz, eğri ve kırık. Alt dişlerini üst dişlerine vurduğu anda derinlerden bir ses geliyor. Kuşlar havalanıyor, ağaç gövdeleri birbirine sürtünüyor. Aynı hareketi tekrarlayan küçük kız, kararmış ellerini kaputa vurduğu anda yer sarsılıyor. Korku bedenimi büsbütün sarmışken dikiz aynasında dikkatimi çeken bir hareket görüyorum. Yuvarlak, pürüzlü iri bir taş yuvarlanarak geliyor. Çocuk dişlerini birbirine çarptırdıkça taşın hızı artıyor.
“Kalk kız!”
Bu iğneleyici sesi tanıyorum. İnsanı önce katılaştırıyor, sonra harekete zorluyor. Ağzının içinde bütün kesici aletleri saklayan o ses…
“Uyan da bir an önce zıkkımlan!”
Gözümü açıyorum. Tavanı kararmış bir odadayım. Ellerimi ağır yorganın altından kurtarıp kaldırıyorum. Ellerim minicik; tırnaklarımın yarısı yok. Ne zaman büyüdüm de küçüldüm? Kendimi kurşun gibi ağır yorgandan önce bacaklarımla, sonra ellerimle kurtarmaya çalışıyorum. İt it gitmiyor.
Tülbenti başından aşağı kaymış, basmalı kıyafetli kadın geliyor. Sırtındaki yeleğin kokusu fırına benziyor. İsli, odunsu kavurucu…
Yorganı bir hışımla çekiyor üstümden.
“Yettin canıma!”
Bu yüzü tanıyorum. Ama neden şimdi?
Nasırlı elleriyle kavrıyor kolumu, sürüyerek çıkarıyor beni döşeğimden. O önde ben arkada ilerliyorum. Ahşap kapılar, rutubetli duvar kenarlarının kokusu burnumu kaşındırıyor. İşaret parmağımla karıştırıyorum burnumu. Bu garip, ekşi kokuyu almak istemiyorum. Kuru burnumun içine tırnaktan yoksun parmağım tutunamıyor.
Evin dışına sürüklüyor beni. Cıvık, çıplak toprağa yalın ayak basınca bütün soğuk içime çekiliyor. Elimi saçıma götürüyorum. Keçeleşmiş, yapışmış saçlarım o koşuşturmada hiç hareket etmiyor. Saçlarım uykumda kalmış gibi hareketsiz.
Bahçede taş fırın yanmış bile. Gece kalkmadan önce yakılır, akşam ezanına kadar hiç sönmez. İçine bir şeyler konur. Bazen yufka, bazen çömlek, bazen de anlam veremediğim iri taşlar. Yüzünde çiçeğe benzeyen işaretler çizili olan koca nine hep bu fırının önünde oturur. Anlayamadığım kelimeler söyler, ateşle konuşur. Ellerini toprakta gezdirir, göğe bakar, fırına bir şeyler atar.
Yer sofrası hazır. Ağır sininin yuvarlak kenarları giderek içe doğru kıvrılıyor. Beni sofranın önüne atıyor. Koca nine gözlerini kötü kadına çeviriyor.
“Bu çocuğun hâli ne böyle?”
Kadın, sesi içine kaçmış gibi kelimeleri diliyle eviriyor, çeviriyor.
“Uyanmak bilmedi.”
“Sen git.”
Kadın ellerini önünde birleştiriyor, başını eğiyor, usul usul gidiyor.
“Ye.”
Siniye bakıyorum. Salçalı ekmek, biraz peynir, biraz da zeytin var. Gözlerim yufkaları arıyor. Başımı bir sağa bir sola çeviriyorum.
“Yufka daha olmadı.”
Başımı sallıyorum. Salçalı ekmekten ısırmak istiyorum. Büyük bir parça ısırınca ekmeği tutan elim düşüyor. Ağzımdaki lokma büyüyor, o da düşüyor. Koca nine hiç kızmıyor. Utanıp başımı öne eğiyorum.
“Aç bakayım ağzını.”
Koca nineye bakıyorum. Gözünü ayırmıyor. Düşen salçalı ekmekleri siniye koyuyorum. Ağzımı açıyorum. İyice eğilip bakıyor. Ne gördüğünü bilmiyorum ama o desenli yüzünde daha önce hiç görmediğim bir şey beliriyor. Diğer evlerde gördüğüm şeye benziyor. Yüzler çizgi çizgi olur, kaşlar çatılmaz. Ağızdan çıkan sesler insanları sıcacık hissettirir.
“Tamam olmuş,” diyor; sesi normalden daha yumuşak çıkıyor.
“Ne olmuş koca nine?”
Düşürdüğüm ekmeği alıp bana uzatıyor. Ekmeği kavrıyorum. Salçanın yapışkan ve soğuk kıvamı parmaklarıma bulaşıyor. Sımsıkı tuttuğum parçayı ağzıma götürüyorum. Dişlerim ekmekle buluştuğu anda fırının içindeki ateş körükleniyor. Kıvılcımlar tıslıyor. Koca ninenin yüzü genişliyor, genişliyor. Yusyuvarlak, pürüzlü bir yüze dönüşüyor. Kötü kadının geri döndüğü ev sarsılıyor.
Ağzımda bir sertlik hissediyorum. Salçanın yumuşak dokusu yerini yutulması zor bir şeye bırakıyor. Ağzımdakini çıkarmak için elime tükürüyorum. İrili ufaklı çakıl taşları düşüyor.
Korkuyla koca nineye bakıyorum. Yaşlı kadın yok; yerine rüyamda peşimden gelen taş duruyor. Taş olduğu yerde dönmeye çalıştıkça sofra sallanıyor, fırın titriyor. Ellerimden güç alarak geri geri ilerlerken kulağıma üflenen cümleleri duyuyorum.
“Taşlar yerine oturdu. Hiç büyüyememiş çocuk serpildi.”
Arabanın metal dokusu derimle bütünleşiyor. Dikiz aynasında gördüğüm yuvarlak taş ilerlemeye devam ediyor; yarısı kanlı, yarısı karanlık. Gerisinde desenli izler bırakıyor. Gözlerimi üzerime eğilmiş keçeli saçlı, basma giysili çocuğa çeviriyorum. Boncuk gözlerin ardında koca nine yusyuvarlak yüzüyle gülümsüyor. Çakıl taşlarından oluşan dişleri düşerken, çubuk gövdeli ağaçların sesiyle uykuya dalıyorum.

