Kırılganlık…

Kırılmak çoğumuz için oldukça zorlayıcı bir deneyim; çünkü en çok sevdiklerimizle yaşarız bu tecrübeyi. Benim kırılganlıkla ilişkimse, kırılmaktan çok kırılmamak için verdiklerimle şekillendi. Kırk takla atarım kırılmayayım diye, süsler dururum olanı.

Üzerine düşündüm epeyce. Bu histen neden bu kadar korkuyorum?

Neden kimseye hakkıyla kırıldığımı söyleyemiyorum?

Neden sürekli hatayı kendimde arıyorum?

Kırılmak da çok insani bir tecrübe değil mi?

Cevap gecikmedi. Kırılmak canımı o kadar acıtıyordu ki bu hisle kalamıyordum. Kırgınlığımı hissetmek yerine ondan korunmayı öğrenmiştim. Bunun en kestirme yolu da içsel olarak taş kesilmekti. Ama zamanla fark ettim ki kaçtığım yalnızca kırgınlık değildi. Kırıldığımda dönüştüğüm o taşlaşmış hâlimden de kaçıyordum. Çünkü taş kesilmek beni incinmekten koruyor gibi görünüyor ama kendimden de uzaklaştırıyordu. 

Tam da burada, taşla, aramda bir konuşma başladı.

“Taş kırılır mı?”

“Sanmam.”

“Çok büyük olanlar kırılmayacak kadar sağlam olabilir.”

“Belki kırılmaz ama onu taşımak da zulüm değil mi kendine?”

“Henüz kırılmak mı yoksa o ağırlığı taşımak mı daha zor, bilemiyorum.”

“Sanırım kırılmanın bir telafisi olabileceğine olan inancın düşük.”

“Hem de çok.”

“O zaman şuna ne dersin? O taşı üstünden indirelim ve senin için bir cevhere dönüştürelim.”

“Mümkün mü?”

“Tabii ki.”

“Öğrendiğimiz her şey sonsuza kadar öyle kalmak zorunda değil. Onu bırakacağın yeri doğru seçersen taş, seni katılaştıran bir zırh olmak yerine kırılganlığının sınır taşı olabilir.”

“Nasıl yani?”

“Zırh, incinmemek için her yerini kapatır. Sınır taşıysa sana nerede duracağını söyler.”

“Yani kırılmamak için taş kesilmek zorunda değilim?”

“Değilsin. Kırıldığında da kendini koruyabilirsin. Taşı kalbinin etrafına örmek yerine, ihtiyaç duyduğun yere koyabilirsin.”

“O zaman taşın ağırlığını taşımam gerekmiyor…”

“Hayır. Artık sana ağırlık yapmak zorunda değil. Nerede incindiğini ve bundan sonra neye

ihtiyacın olduğunu gösterebilir.”

Öğrenmem gereken tam da buydu. Birine kırılmam, aramızdaki her şeyi değersizleştirmiyordu. Onun beni kırmış olması da beni sevmediği anlamına gelmiyordu. Kırgınlık bir hükme dönüşmek zorunda değildi. Belki de şunu kabul etmem gerekiyordu:

Kırgınlığı hemen çözmek ya da yok saymak zorunda değildim. Ona biraz yer açabilirdim. Kimin haklı olduğunu bulmadan da canımın acıdığını kabul edebilirdim.

“Bazen bir şeyin canımızı acıtması, orada bizim için kıymetli bir şey olduğunu gösterir: bir beklentiyi, bir ihtiyacı, bir değeri… Ve belki sınır dediğimiz şey de tam burada başlar: Karşımızdakini cezalandırmak ya da kendimizi ondan tamamen mahrum bırakmak değil; incindiğimiz yeri gözetmek.”

“Taş kesildiğimde hiçbir şeyin içeri girmediğini sanıyordum. Oysa ben de dışarı çıkamıyormuşum.”

Sevgiye, yakınlığa, telafiye açılan bütün yolları kırgınlığımla birlikte kapatıyormuşum. Belki asıl zor olan da şuydu: “Canımı acıttın,” diyebilmek.

“Buna kırıldım,” diyebilmek.

“Bunun telafi edilmesini bekliyorum,” diyebilmek.

Ve bütün bunları söylerken taş kesilmeden orada kalabilmek…

“Evet. İnsan bazen kırılır, bazen de kırdığı yeri onarır. Belki güven dediğin şey de hiç kırılmamak ya da karşındakinin seni hiç kırmayacağına inanmak değildir. Kırıldığında kendini koruyabileceğini ve onarılmaya yer açabileceğini bilmektir.”

İçimdeki o taşlaşmış hâle artık kızmıyorum. Bir zamanlar beni korumak için bildiği tek şeyi yapmıştı. Ama artık başka bir yol biliyorum.

Bırak artık o taşı.

Yolunu kapatmasın.

Dursun orada; ve yalnızca sınırını göstersin.

Bu yazı sana ne hissettirdi?