Son ziyaretçi de salonu terk etmişti. Kırmızı mermer, “Hangimiz daha eski?” diye sordu.

“Bana mı söylüyorsun?” diye cevap verdi beyaz taş.

“Hayır ona,” diyerek yukarıyı işaret etti. Kubbenin kararan camlarından süzülen son ışık David’in omzuna vuruyordu.

“Ben şahane bir Carrara mermeriyim, dünyanın en meşhur çıplak adamıyım. Adım David. Michelangelo beni seçti. Beş yüz yıldır ayaktayım. Birazdan zalim dev Golyat’a saldıracağım.”

Kırmızı mermer kahkaha attı.

“Beş yüz yıldır saldırmadığına göre o taş elinde biraz daha bekleyebilir.”

Salonun kapısı kapandı. Güvenlik görevlisinin ayak sesleri, kırmızı ve kırık beyaz taşların üzerinde yankılanarak uzaklaştı.

Salonun ışıkları kademeli olarak söndü. Yalnızca güvenlik aydınlatmaları ve sistemlerin küçük ikaz ışıkları kaldı. David’in başının üzerinde birkaç saniye daha kalan aydınlık, kubbenin içinde küçüldü ve kayboldu. Havalandırmanın uğultusu duyuldu.

“Bugün üzerimden üç bin kişi geçti. Ama hiçbiri bana bakmadı,” dedi kırmızı mermer.

“Haksızlık etme, başlarını eğenler de oldu,” diye yanıt verdi kırık beyaz.

“Evet, onlar da telefonlarına bakıyordu.”

David’in yüzü karanlıkta seçilmese de sesinden güldüğü anlaşılıyordu.

“İnsanlar buraya zemine bakmaya gelmiyor ki” dedi gururla.

“Biliyoruz,” dedi kırmızı mermer.

“Gelirken biletlerine, girerken çantalarına, yaklaşırken telefonlarının kameralarına bakıyorlar. Sonra da başlarını kaldırınca sana hayran oluyorlar. Bizi gören yok. Yalnızca üzerimize basıyorlar.”

“İyi de bunda benim suçum yok ki.”

“Sana suçlusun demedik.”

“O zaman neden her gece aynı konudan şikâyet ediyorsunuz?”

Kırmızı mermerin damarlarında gün boyunca biriken sıcaklık ağır ağır çekiliyordu. Gövdesinden ince bir çıtırtı yükseldi. David onun güldüğünü sandı.

“Çünkü sen her gece Michelangelo’nun seni seçtiğini söylüyorsun.”

“Ama gerçek bu.”

“Nereden biliyorsun? Belki de seni seçmek zorunda kaldı.”

David konuşmadı.

“Belki elinde kalan tek taş sendin,” diye devam etti kırmızı mermer. “Ötekilerin yarım bıraktığı, bacaklarının arasına oyuk açılmış, inceltilmiş, yıllarca yağmur altında beklemiş bir taş… Yeni ve kusursuz bir blok bulsaydı yüzüne bakar mıydı acaba?”

Kubbenin altında küçük bir kırmızı ışık yanıp söndü. Güvenlik sistemlerinden birinin devreye girdiğini bildiren mekanik bir tık sesi duyuldu.

“Beni şekillendirmesine izin vereceğim tek kişi oydu,” dedi David.

Kırık beyaz taş hafifçe kımıldadı.

“Sen mi izin verdin?”

“O benim içimdekini gördü.”

“İçinde ne olduğunu sanki sen biliyordun da!”

David cevap vermedi. Bir zamanlar sırtüstü yattığı avlu aklına geldi. Yağmur, açılmış yarıklarından içine dolmuş; güneş yüzünü kuruturken alt tarafı nemli kalmıştı.

İnsanlar yanından geçerken ona Il Gigante demişlerdi: Dev. Bu bir isimden çok, bir tür alaydı. Bir taşın yontulmadan önce büyüklüğüyle övülmesinin hiçbir anlamı yoktu.

İlk usta onunla uğraşmış, sonra bırakmıştı. İkincisi daha başlarken vazgeçmişti. Yirmi beş yıl boyunca hiç kimse içindeki kahramanı görmemişti. Belki kırmızı mermer haklıydı. Michelangelo onu seçmemiş, elde kalanla yetinmişti.

“Ben de sizler gibi bir parçam bozulunca kenara atıldım,” dedi sonunda.

Kırmızı mermerin sesi yumuşamadı.

“Sonra seni bir adam yonttu, fazlalıklarını attı ve sanat eseri oldun. Biz de bir zamanlar büyük bloklardık. Bizi onlarca adam kesti, inceltti, cilaladı, geometrik bir düzen içinde yan yana döşedi. Bize kimse sanat eseri demedi. Biz yalnızca zemin kaplaması olduk.”

“Benim çektiğim acıyı bilmiyorsunuz!”

“Keskinin sadece sana değdiğini mi sanıyorsun?”

Salon yeniden sessizleşti. Gece görevlisinin botları uzak koridordan duyuluyordu. Görevli salona girdi, David’in çevresinde dolaştı. Elindeki cihazı duvardaki kontrol noktasına yaklaştırdı. Kısa bir sinyal sesi duyuldu. Yukarı baktı, David’i birkaç saniye inceledi ve yoluna devam etti.

“Gördünüz mü?” dedi David. “Karanlıkta bile bana bakıyorlar.”

“Güvenliğini kontrol ediyor,” dedi kırık beyaz. “Güzelliğini değil.”

David, ağırlığını sağ bacağına verdi; bacağının arkasındaki mermer ağaç kütüğü yüzyıllardır onu sessizce destekliyordu. Sol bacağında, gözle görülemeyecek kadar ince izler vardı. Yüzyıllarca yağmurun altında durmuş, saldırıya uğramış, sol kolu kırılmış, ahşap bir kafesin içinde sokaklardan geçirilmişti.

Meydandan alınıp bu salona getirildiğinde kurtulduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi de başka bir yerde bekliyordu. Elindeki taş hâlâ fırlatılmamış, alnındaki damar hâlâ gevşememişti.

“Siz hiç korkmuyor musunuz?” diye sordu.

“Neden korkalım?”

“Parçalanmaktan.”

Kırmızı mermer güldü.

“Biz zaten parça parçayız.”

Havalandırmanın sesi bir an yükseldi. Salonun sıcaklığı değişirken çatıdan belli belirsiz bir gıcırtı geldi. Duvarların içinden geçen su, taş binanın karnında dolaşıyormuş gibi uğuldadı.

“Bana bütün gün bakıyorlar,” dedi David. “Ama beni görmüyorlar. Elimi çekiyorlar, yüzümü büyütüyorlar, sırtımı birbirlerine gösteriyorlar. Bazıları kadraja sığdırmak için beni parçalara ayırıyor. Başım başka telefonda, elim başka telefonda kalıyor.”

“Yine de bir adın var,” dedi kırmızı mermer.

“Siz birbirinize sahipsiniz. Ben yalnızım.”

Bu kez zemin taşları sustu.

“Çocuklar üzerinizde koşuyor,” diye devam etti David.

“Yaşlılar bastonlarını size dayıyor. Yağmurdan gelen ayakkabılar, saçlar, toprak, kahkahalar… Dünya her gün size dokunuyor. Bana yalnızca ışık değiyor.”

Kırık beyaz taş, yanındaki kırmızının soğuyan kenarına yaslandı.

“Bize basılmasını mı kıskanıyorsun?”

“Bazen.”

Gece yarısından sonra salonun kapısı yeniden açıldı.

İçeri giren görevliler hareketli iskelenin parçalarını David’in çevresinde sessizce birleştirmeye başladılar. İskelenin tekerlekleri kırmızı ve beyaz taşların üzerinden geçerken, zemin boyunca homurtular yayıldı.

“Her zamanki gibi bütün ağırlık yine bizim üzerimizde,” dedi kırmızı mermer.

“Benim ağırlığım da öyle,” dedi David.

Sabah, restoratör iskeleye tırmandı. Sırtındaki küçük süpürgenin ince hortumunu omzuna aldı. Elindeki yumuşak fırçayı David’in saçlarının arasına dikkatle soktu. Buklelerde biriken tozlar, giysi lifleri ve örümcek ağları fırçanın ucunda toplandı.

David, alnından burnuna doğru inen fırçanın dokunuşuyla ürperdi.

“Korkma,” dedi kırık beyaz. “Seni kesmiyor.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse neden titriyorsun?”

“Bana dokunulmasını unutmuşum.”

Fırçanın ucundan kurtulan küçük bir toz zerresi havada dönerek kırmızı mermerin üzerine düştü. Kırmızı taş, üzerinde duran beyazlığı fark edince telaşlandı.

“Senden bir parça koptu.”

“Hayır,” dedi David. “Bana dünyadan gelen bir parça toz senin üzerine düştü.”

Restoratör iskelede yükseldikçe David’in göğsünü, omuzlarını ve sırtını temizledi. Sonra fotoğraflarını çekti; ayak bileklerini ve yüzeyindeki küçük izleri inceledi.

İşini bitirdiğinde akşam olmuştu. O gün müzenin kapıları açılmadı. David ve zemin taşları, uzun zaman sonra ilk kez bir günü insan ayakları ve fotoğraf makineleri olmadan geçirdiler. İskele söküldü, tekerleklerin sesi koridorda kayboldu.

Bir temizlik görevlisi zemini silmeye başladı. Nemli bez yaklaştığında kırmızı mermer, David’den düşen tozu damarlarından birinin içindeki küçük oyuğa sakladı.

“Onu neden bırakmadın?” diye fısıldadı kırık beyaz.

“Yukarıda duranların da üstüne toz konduğunu hatırlamak için,” diye kısık sesle karşılık verdi kırmızı.

David havalandırmanın uğultusundan dolayı onları duyamadı.

Ertesi gün müzenin ışıkları teker teker yandı. Kubbeden inen sabah aydınlığı önce David’in başına, sonra omuzlarına ve büyük sağ eline yayıldı. Güvenlik kapıları açıldı. İlk ziyaretçilerin sesleri koridordan duyulmaya başladı.

“Yine sana bakacaklar,” dedi kırmızı mermer.

“Yine üzerinize basacaklar,” dedi David.

“Demek ki hiçbir şey değişmedi.”

David aşağı baktı. Kırmızı ve kırık beyaz taşları ilk kez büyük bir desenin parçaları olarak değil, ayrı ayrı gördü. Her birinin damarları, yarıkları ve renkleri farklıydı. Hepsi kesilmiş, taşınmış ve başkalarının uygun gördüğü yere göre yerleştirilmişti.

İlk ziyaretçi salona girdi. David’i görünce nefesini tuttu, telefonunu çıkardı ve daha iyi bir fotoğraf çekebilmek için birkaç adım geriledi.

Ayakkabısının ucu kırmızı mermerin üzerine bastı.

O sabah herkes David’e baktı.

David ilk kez yere baktı. 

Bu yazı sana ne hissettirdi?