1957 yılının Haziran ayıydı. Güneşli bir havaya uyanılmıştı.
“Uyandın mı Şerif?”
“Heye, uyandım Nazik. Hayırlı sabahlar. Çayı demledin mi?”
“Demledim, gel otur, sofra hazır.”
“Bugün işim çok. Dünden iyi iş aldım şükür. Şelaleden dört araba çağıl taşıyacam. Bazen araba çamura saplanıyor, zor oluyor çıkarması. Hele şu yumurtadan da ver, iyice karnım doysun, gücüm gelsin…”
Şerif, “Eline sağlık Nazik,” dedi ve kahvaltıdan kalktı. Başını gökyüzüne çevirip, “Çok şükür bu günümüze,” diyerek bahçeye çıktı. Atlarını yemledi, sularını verdi. Kazma, kürek, kovalar, çuvallar ve yanına alacağı azık torbasını da arabaya yerleştirdi.
Nazik kapıda, “Hadi selametle!” deyip Şerif’i uğurladı.
Şerif atları arabaya bağladı, kendisi de yerine oturup dizginleri eline aldı. “Hadi aslanlarım, hadi Yel, hadi Bulut, dehh…” derken atlar koşmaya başladılar. Atlar koşarken rüzgâr Şerif’in yüzünü okşuyordu. Gülümsedi. Yolda karşılaştığı esnaflarla selamlaştı. Atlar süratle şelaleye doğru yol alıyorlardı.
Şelaleye geldiklerinde suyun çağlayarak döküldüğü yerden geçip köprüden sola döndü. Çağlayandan epeyce uzakta akıntının az olduğu yere gelince arabayı durdurdu. Atları bir akasya ağacının gölgesine çekti. Arabadan küreği, kovaları ve çuvalları aldı, şelalenin sığ bölgesine indi. Çakılları seyrederken gözleri ışıldadı. İçine huzur veren şelalenin melodik sesi eşliğinde küreğiyle çakılları kovalara doldurmaya başladı. Kovalar dolunca çuvallara geçti. Çuvallar dolduktan sonra küreği kenara bıraktı. Çuvalları ve kovaları sırayla arabanın ahşap kasasına indirmeye başladı. Terlemişti. Boşalan çuvalları ve kovaları eline alıp tekrar suyun kenarına indi. Çakılları önce eliyle okşadı, şelalenin ritmik sesine uygun bir titreşimle dans ediyorlardı sanki. Sonra küreği tekrar eline alıp onları toplamaya başladı. Güneş yükseldikçe hava daha da ısınıyordu. Şerif bir an durdu, eğilip yüzünü yıkadı, serinledi. Buz gibi sudan içti, az da olsa dinlenmişti. Tekrar başladı, arabayı doldurana kadar işleme devam etti. Malzemeleri topladı, arabanın kenarına sıkıştırdı. Atları hazırladı, Yel’in ve Bulut’un başlarını okşayıp, “Hadi ilk seferimizi yapalım, taşları götürüp yerine boşaltalım, sonra yine gelirik,” dedi.
Arabada yerine oturdu, dizginleri sallarken “Dehh…” deyince atlar çoktan hareket etmeye başlamıştı. Daha dört metre gitmişlerdi ki atlar durdu. Şerif kırbacını indirdi, ama nafile. Tekerlekler çamura saplanmış, araba bir türlü yerinden kıpırdamıyordu. Atlar ileri atılmaya çalışıyor ama ne çare ki hiç ilerleyemiyorlardı. Şerif çaresizce arabadan indi. Şöyle bir göz gezdirdi; tekerlekler iyice saplanmıştı. Şerif bu konuda tecrübeliydi. Birkaç dakika incelemeden sonra en doğru pozisyonu alıp arabayı omuzlayarak itmeye başladı. Bir yandan da “Yardım edin aslanlarım, hadi Yel, hadi Bulut,” diye atlarına sesleniyordu. Atlar da sahiplerinin sözlerine, öne doğru atılım yaparak karşılık vermeye çalışıyor ama taşların ağırlığıyla çamura batan tekerlekler bir türlü çıkmıyordu. Şerif’in lastik çizmeleri de çamura batmış, kendisi de kan ter içinde kalmıştı. Kenarda bir iki dakika dinlendi. Tekerleklerin önüne koyduğu ahşap tahtalar da işe yaramamış, çamurun içinde kaybolmuşlardı. Etrafa bakındı, birkaç tane büyük taş parçası getirdi, tekerleklerin önüne dikkatle yerleştirdi. Onlar da çamurun içine gömüldü ama yerleri belliydi, tepeleri belli belirsiz görünüyordu. Sağ tarafındaki söğüt ağacının altında iki tane uzun tahta parçası gördü. Piknik için gelenler öylece bırakıp gitmişlerdi. Sevinerek ağacın altına yürüdü ve tahtaları alıp tekerleklerin önüne koyduğu taşların üzerine yerleştirdi. Yel ve Bulut’a “Hadi aslanlarım, çıkalım buradan artık,” derken var gücüyle arabayı ittirdi. Araba önce yavaşça kıpırdadı, sonra Şerif daha da kuvvetli ittirmeye devam etti ve nihayet çamurdan çıktılar. Şerif, “Aferin aslanlarım,” derken arabaya atladı. Yolda giderken terini sildi. Esen rüzgâr onu bir nebze olsun ferahlatıp dinlendirdi.
Süratle çakılları boşaltacakları inşaat alanına geldiler. Şerif çakılları büyük bir iç huzuruyla boşalttı. Okul inşaatına başlayan müteahhitin yanına gitti.
“Ne kadar zamanda getirirsin gerisini?” diye sordu.
“Öğlene kadar ikinci arabayı getiririm, diğer ikisini de öğleden sonra yetiştiririm.”
“Tamam, hepsini getirdiğinde öderim paranı… Elini çabuk tut.”
“Heç marak etmeyin, akşam olmadan gerisini de getirecem. Haydi, sağlığınan kalın!”
Şerif arabasına doğru yürürken, bu defa çakıl alacağı yeri değiştirmeyi aklından geçiriyordu. Arabaya bindi, şelaleye doğru süratle ilerledi. İlk geldiği yerden daha uzağa gitti. Yel ve Bulut için gölge bir yer aradı. Güneş de yükselmeye başlamıştı. Sağ tarafında gördüğü okaliptüs ağacının gölgesine çekti atlarını. Sonra arabadan malzemelerini alıp suyun kıyısına indi.
Okul inşaat alanını görmüş, çok da beğenmişti. Çakılları kürekle toplarken “Belki torunlarım da bu okulda okurlar, diye içinden geçiriyordu. Kovaları ve çuvalları daha bir istekle dolduruyordu. Güneş yükseldikçe gömleği sırılsıklam olmuştu. Mola verince eğilip elini yüzünü yıkadı, soğuk sudan avuçlayıp içti. Serinlemişti. Küreği eline alıp tekrar başladı. Doldurduğu kovaları ve çuvalları teker teker arabaya taşıdı. İkinci araba dolduğunda öğlen olmuştu. Yel ve Bulut’a, “Bu seferi de yapalım sonra yemeğimizi yerik,” dedi. Atlar kişneyerek cevap verdi. Suyun kıyısından getirdiği malzemeleri arabanın kenarına yerleştirdi, sonra da kendi yerine yerleşti. Dizginleri alırken, “Hadi aslanlarım, gidelim bakalım,” dedi. Araba hareket etti, bu defa temkinliydi; çamurun daha az olduğu yerlerden dikkatlice geçip ana yola ulaştılar. İnşaat alanına gelince arabayı durdurdu Şerif. Seri hareketlerle çakıl taşlarını boşalttı, sonra tekrar şelalenin yolunu tuttu. Şerif atları bir doğu çınarının gölgesine çekti. Yemlerini ve su kovalarını hazırlamıştı. Kendisi de yere sofra bezini serdi. Çıkınını açtı, sefer taslarını çıkardı. Birisinde sulu patates, diğerinde bulgur pilavı vardı. Şelaleden buz gibi su doldurduğu sürahiyi de yanına koydu. Besmele çekip iştahla yemeye başladı. Yemekten sonra soğuk sudan içti. Ağaca sırtını verip sigarasını yaktı. “Çok şükür, yarısını hâllettik, kalanı da öğleden sonra hâlledince paramı alırım, diye içinden geçirdi. Sonra Nazik’in siparişleri aklına geldi, kasaptan bir kilo et alacaktı, manavdan da birkaç çeşit sebze ve meyve alacaktı. Beş on dakika dinlendikten sonra, “Ya Allah,” deyip ayağa kalktı. Çakıl toplamak için malzemelerini arabadan aldı ve önceki yerden biraz daha uzağa gitti.
Öğleden sonra da çalışırken epey terlemiş ama işi zamanında bitirmişti. İnşaat alanına son seferini yaptı, çakılları boşalttı. Günün sonunda yaklaşık iki buçuk-üç ton arası çakıl taşımıştı.
Şerif’i gören müteahhit, yanına geldi ve yevmiyesini ödedi. “Eline sağlık Şerif, çakıllar tam da istediğim gibi hem güzel hem de zamanında getirdin, sağ ol,” dedi.
Sevinmişti duyduklarına. “Sağ ol abi, ne zaman lazım olursa, bana söylemen yeter,” dedi Şerif.
Arabaya bindi, çarşıya sürdü. Kasaba ve manava uğradı, siparişleri aldı, geriye de bir şey kalmamıştı. Olsun, yine çalışır, yine kazanırım, diye düşündü. Arabayla hızla eve doğru gitti. Bahçeye girince Nazik kapıda karşıladı. Şerif elindeki paketleri uzatırken yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.
O yıl okul inşaatı bitti ama Tarsus’un acilen bir hastaneye ihtiyacı vardı. Okul açılmadan bina sağlık bakanlığına devredildi ve hastane olarak kullanılmaya başladı. Tabelada “Tarsus Devlet Hastanesi” yazıyordu. Taşları taşırken Burada belki torunlarım okur, diye düşünmüştü. Okul açılmamıştı. Ama yedi yıl sonra Şerif’in kız torunu bu hastanede dünyaya geldi. Çok sevinmişti. Bebeğe yıllar önce kaybettiği ilk eşinin adı konmuştu. Şerif, torununu görmek için hastaneye geldiğinde koridorlarda yavaşça yürüdü. Bir an durup duvarlara baktı. Yıllar önce şelalenin soğuk suyunda elleriyle topladığı çağıl taşlarını düşündü. Her biri gözlerinin önünden geçti. Şelalenin sesi… Atların kişnemesi… Arabanın gıcırtısı… Tekerleklerin çamura saplanması…
Küçük bebeği kucağına aldı. Ona bakarken gözleri ışıldayarak gülümsüyordu. “Hüsne kızım, hoş gelmişsin, ayağın taşa değmesin, güzel günler göresin,” diye mırıldanıyordu.

