Memleketimi ve evim Asude’yi çok özledim yine. Doğduğum topraklar beni çağırıyor sanki. Gençliğimde bir kooperatife girerek her ay düzenli ödemelerle yaklaşık on yılda edinebildiğim evim, hissediyorum bana artık “Gel,” diyor. Bense halen çalışıyorum, senede sadece bir hafta, bayramlara denk gelince gelebiliyorum.
Yıllarca farklı aileler birbiri ardınca kiraladılar evi. Her birinden bir tortu kalmıştı. Son kiracı çıktıktan sonra evi baştan aşağı yenilettim, giriş kapısı hariç. Ustalar çalışırken ev günlerce inledi. Matkap sesleri arasında, yıllardır içine birikmiş hayatları kusuyor gibiydi. Salonun duvarlarında ne çok çivi izi vardı. Kimbilir belki bir düğün fotoğrafı, belki bir asker uğurlaması. Belki de beyaz yakalı siyah önlükle çekilmiş bir öğrenci fotoğrafı.
“İzleri iyi kapatalım,” dedim ustaya. Kapandı.
Ama insan bazı izlerin üstünü kapatınca yok olacaklarını sanıyor. Olmuyor. Zaten iki kez boyattığım giriş kapımın üzerindeki izler onlara her bakmamda bana muzipce selam çakıyorlar.
Yılda bir kez gelip bir hafta kaldığım evim Asude’nin –içinde huzur bulduğum için bu ismi takmıştım– bir ruhu var sanki, bana “İyi ki geldin,” diyor, “hep gel!” Şenleniyor duvarlar, kapılar, balkonlar. Valizi içeri sürüklüyorum. “Biraz daha çalışsam, üç sene sonra gelsem,” diyorum suçlu suçlu. Kabul etmiyor.
“Daha ne kadar bekleteceksin beni? İçimde neşeli kahkahalar çınlasın, nefis yemek kokuları dolsun, pencerelerden temiz hava süzülsün, uyurken melodik mırıltınız olsun, yaşam olsun!” diyor Asude.
“Haklısın, güzel evim. Seyrek de gelsem her gelişimde bana huzur veriyorsun, sıcak yuva oluyorsun. Ne kadar teşekkür etsem azdır.”
Sızlanmaya devam ediyor Asude. “Bir yıl sizin için kısa, ne de olsa meşgaleleriniz var, oysa boş evler için çok uzun. Gittiğinizde çok üzülüyorum. Evde bıraktığınız kokunuz, enerjiniz bitene kadar oyalanabiliyorum. Ama sonra bir yalnızlık çöküyor, sessizlikte korkuyorum. Üstelik pencereler de kapalı, temiz havaya hasret kalıyorum. Bir gün tamamen unutulacağımı sanıyorum.”
Hiç şaşırmadım söylediklerine. İlk konuştuğunda korkmuştum ama yıllardır yalnız bırakılan evlerin bir gün dile geldiğini öğrenmiştim. Mutfağa geçip pencereyi açtım. Bahçedeki limon ağacı hâlâ yerindeydi. Gülümsedim.
“Unutulmazsın,” dedim.
Asude sustu. Sonra kapıların birinden bir çıtırtı geldi.
“İnsanlar önce bunu söyler,” dedi. “Her yıl ancak bayramlardan birinde gelirler. Özel olarak izin alıp gelmezler, anlayacağın. Sonra çocuklar ‘Satalım!’ der.”
İçim sıkıştı. Sandalyeye oturdum.
“Ben üç yıl sonra emekli olacağım,” dedim. “O zaman daha çok geleceğim. Belki tamamen dönerim.”
Asude derin bir nefes aldı. Perdeler hafifçe kıpırdadı.
“Gerçekten mi?” diye sordu. “Evet,” dedim, “gerçekten.”
Koridorda sanki biraz daha aydınlanma oldu, güneş ışınları her tarafa yayıldı.
“Ben,” dedi Asude yavaşça, “insansız kalınca yaşlanıyorum. Tozdan değil… Sessizlikten.”
Akşam olunca televizyonu açtım. Musa Eroğlu’nun sesinden “Evinize Varamadım” türküsü yayıldı odalara. Asude dikkatle dinliyordu.
“Biliyor musun?” dedi sonra, “Siz gelince misafirlerinizle sohbetleriniz, kahkahalarınız beni çok keyiflendiriyor. Komşu evlere ‘Bak görüyor musunuz, duyuyor musunuz, bana da misafirler geliyor, ben de de şen kahkahalar yankılanıyor,’ diyorum gururla.”
“Yoksa yıl boyu sana nispet mi yapıyorlar?” diye sordum evime.
“Evet,” dedi, “ne sandın ya? Mesela şu karşıdaki sarı apartmanın dokuz numaralı dairesi var ya… Her Cuma misafir geliyor. Kahkahadan duvarları zangırdıyor. Geçen gün özellikle çatal kaşık şıngırdattı bana.”
İster istemez güldüm.
“Abartıyorsun.”
“Hiç de bile abartmıyorum! Yandaki mavi panjurlu ev de geçen bayram torunlarını topladı. Çocuklar koşup durdu içinde. Bütün gece övündü, kafamı şişirdi hem de!”
“Evler birbiriyle konuşuyor yani?”
“Başka ne yapacağız ya? Yoksa deliririm, yalnızlık çok zor, çok!”
Çayımdan bir yudum aldım. Evim Asude devam etti:
“Bazen gece yarısı birbirimize sesleniyoruz. Hangimizin çatısı akıyor, kimin musluğu sızdırıyor, hangimizin duvarı rutubetlenmiş… Ama konu dönüp dolaşıp insanlara geliyor. En çok da seslere.”
Sesi incelmişti şimdi.
“Bir ev için kahkaha çok önemli,” dedi. “İçinde gülünmeyen ev erken yaşlanır.”
Bu cümle tam da evin merkezine oturdu. “Gülmeyen insanlar da erken mi yaşlanır acaba?” diye düşündüm. “Belki de haklısın,” dedim.
Evim konuşmaya devam etti:
“Tatilini uzatamaz mısın?”
“Hayır.”
“Üç gün?”
“Olmaz.”
“İki?”
“Pazarlık mı yapıyorsun benimle?”
Salonun lambası bir kez yanıp söndü. “Evet,” dedi biraz mahcup. “Çünkü diğerleri yine konuşacak.”
“Ne diyorlar benim hakkımda?” diye sordum. Akşam serinliği başlamıştı.
“Seninkiler tamamen unuttu galiba seni,” diyorlar.
İçim burkuldu. “Ne dedin?”
“Hiiiç. Evler sahiplerini kötülemez ki!” Sonra usulca ekledi: “İnsanlar bilmiyor ama boş kalan evler diğerlerini dinler.”
“Nasıl yani?” diye sordum. “Gece bazı evlerden muhabbet sesi gelir, bazılarından çocuk kahkahası, kimilerinden neşeli türküler. Bir kısmı da mezar gibi sessizdir,” dedi.
Çay bardağımı masaya bıraktım. Asude devam etti:
“Kiracılar varken üst sokaktaki yeşil boyalı ev bana ‘Sizin ev hiç susmuyor,’ demişti.”
Gülümsedim. Sonra evin sesi değişti. “Tadilatla duvarları yenilediniz. Boyaları değiştirdiniz. Ama seslerin tortusu kaldı içimde.”
Önce giriş kapısına baktım, sonra da salonun duvarlarına. Sanki yıllardır duyulan her ses, her suskunluk oralara ince bir tabaka gibi sinmişti. Gerçekten de bazı sessizlikler bile iz bırakıyordu.
Evim Asude derin bir nefes aldı. “İşte,” dedi, “diğer evler bunu konuşuyor aslında. İçinde kimlerin yaşadığını değil… Giderken geride ne bıraktıklarını. Kimi kırgınlık bırakır, kimi huzur. Ama ne bırakılırsa bırakılsın, duvarlar hiçbirini unutmaz… giriş kapısı bile.”
“Haklısın,” dedim. “İz kalması kaçınılmazsa, bari güzel izler bırakalım.”
Asude bir an sustu. Duvarların içinden ince bir sükûn geçti. “Ben zaten,” dedi usulca, “en çok böyle kalanı hatırlarım: kırmadan, dökmeden kalanları…”
Başımı hafifçe eğdim, giriş kapısına son kez baktım. Salonun duvarları, sanki her adımımı ezberliyormuş gibi sessizdi. Derin bir nefes aldım; bu kez içimde acele değil, bir tamamlanmışlık vardı.
“Gitme vakti,” dedim. Valizimi aldım, kapıya yöneldim. Dışarıyla içerisi arasındaki o ince çizgide durdum. Sanki Asude beni bırakmıyordu; ben de onu.
Kapıyı yavaşça kapatırken, “Teşekkür ederim… verdiğin huzur için. Yine geleceğim. Hoşça kal,” dedim.
“Ben hep buradayım… duvarlarımda kalan senin tortundur. Gecikmeden yine gel,” dedi sitemle… “Hoşça kal.”




