Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kavşak

Bazı insanları adlarını bilmeden tanırsınız. Her sabah aynı durakta gördüğünüz simitçi gibi… Aynı bankta oturan yaşlı adam gibi… Ya da her gün aynı kavşakta trafiği yöneten polis gibi.

Fatoş için kavşaktaki polis önce böyle biriydi. İşe giderken de akşam kızını okuldan alıp dönerken de yolları aynı kavşakta kesişirdi. Tandoğan Meydanı’nın keşmekeşi içinde, yüzlerce araç birbirine korna çalarken o, düdüğünü acele ettirmek için değil, düzen kurmak için kullanırdı. İlk zamanlar sadece dikkatini çekmişti. Sonra beklemeye başladı. Bugün yine orada mı?

Vardığında içi rahatlıyordu. Çünkü o poliste bir farklılık vardı. Trafiği yönetirken etrafında ne olup bittiğine dair algıları çok açıktı. Bir gün bastonuyla yolun ortasında kalan yaşlı bir adamın koluna girmiş, yeşil ışığın süresinin dolmasına aldırmadan karşı kaldırıma kadar eşlik etmişti. Başka bir sabah, okul önlüğü içindeki çocukları tek tek karşıya geçirirken kendi çocuklarını uğurlayan bir baba kadar sabırlı görünüyordu. Bir defasında ise kavşağa yaklaşan başıboş üç köpeği fark etmiş, elini kaldırıp bütün araçları durdurmuştu.

“Haydi bakalım…”

Sesindeki yumuşaklığı duymak mümkün değildi belki ama hareketlerinden okunuyordu. Köpekler telaşsızca karşıya geçti. Ardından düdüğünü çalıp trafiği yeniden akıttı. Kimse alkışlamadı. Kimse teşekkür etmedi. Kırmızı ışık yeşile döndü. Hayat kaldığı yerden devam etti. Ama Fatoş’un içinde küçük bir cümle yer etti.

“Bir insan işini gerçekten severse demek ki böyle görünüyormuş.”

O günden sonra kavşaktan her geçişinde istemsizce onu arar oldu. Bazı insanlar bulunduğu yere güven duygusu bırakıyordu. O da onlardan biriydi. İş yerinde de benzer insanları severdi Fatoş. Çaycı İsmail mesela… Gün boyu odalar arasında koşturur, elindeki tepsiyi sanki önemli bir görev yapıyormuş gibi dikkatle tutardı. Yaptığı çayın güzelliğinden çok, işini yaparken yüzünden eksilmeyen neşe dikkat çekerdi. Fatoş, insanın yaptığı işe kattığı ruhun her şeyden daha belirgin olduğuna inanırdı. 

Kendisi de işini aynı titizlikle yapardı. Çözemedikleri bir dosya olduğunda arkadaşları önce onun kapısını çalardı. O da cevabı hemen bulamazsa yönetmelikleri yeniden okur, başka uzmanlara danışır, meseleyi çözmeden peşini bırakmazdı. Bir öğle arasında yine çaylar söylenmiş, odada günlük konuşmalar sürüyordu. Konu bir ara insanların yaptıkları güzel işlerin, neden çoğu zaman fark edilmediğine geldi. Fatoş’un aklına, her sabah önünden geçtiği kavşaktaki polis düştü.

“Biliyor musunuz,” dedi, “şu Tandoğan’daki trafik polisi var ya… Sanırım işini en çok seven insanlardan biri.”

Deniz başını salladı. “Ben de dikkat ettim. Çocukları karşıya geçirirken yüzüne bakınca anlıyorsun.”

Kemal gülümseyerek çayından bir yudum aldı. “Biz onu her gün görüyoruz. Aslında yanında bazen bir, bazen iki polis daha oluyor ama hepsinin içinde onun farklılığı hemen görülüyor. Belki yüzlerce kişi de geçerken fark ediyor.”

Melehat da söze karıştı. “Geçen hafta sokak köpekleri kavşağa yaklaşmıştı. Hepsini durdurdu, trafiği kesti. Köpekler karşıya geçinceye kadar bekledi.”

Musa da, “Ben de gördüm. Trafikte yolunu şaşırmış adres soran bir sürücüye yardımcı oluyordu,” dedi.

Odada kısa bir sessizlik oldu. Deniz gülümsedi. “Demek sadece biz fark etmemişiz.”

Fatoş bir süre sustu. Sonra masanın üzerindeki kaleme uzandı. “Peki…” dedi, “biz hepimiz bunu görüyoruz da bunu amirlerine söyleyen hiç olmamış mıdır?”

Odaya yine sessizlik çöktü. İnsanlar kötülük karşısında ne yapılacağını az çok biliyordu. Ama iyiliğe nasıl karşılık verileceğini pek kimse düşünmemişti. Sonra babası geldi aklına. Marangozdu babası. Yaptığı kapıların, pencerelerin arkasına adını yazmazdı hiç. “İşin güzel olursa seni tanıyan tanır,” derdi. Bir işi bitirdiğinde müşterinin yüzündeki memnuniyeti, alacağı ücretten daha büyük bir karşılık sayardı. Akşam eve döndüğünde yorgun olurdu ama yaptığı işi anlatırken sesi dinlenirdi.

Çocukken babasının yaptığı masa tenisi masasında abileriyle birlikte saatlerce oynardı Fatoş. Babası, bir tahtayı zımparalarken gösterdiği sabrı, ona topa vurmayı öğretirken de gösterirdi.

“Yaptığın iş seni anlatır.”

O cümle yıllar sonra, kavşakta düdüğünü çalan polisi izlerken yeniden yankılandı içinde. Ertesi sabah yine aynı kavşakta kırmızı ışığa yakalandı. Polis birkaç metre ötedeydi. Fatoş camı indirip eliyle işaret etti. O ise düdüğünü boynuna bırakarak aracın yanına geldi. “Buyurun?”

“Rahatsız etmiyorum umarım. Ben Fatoş…” diyerek kendini tanıttı, çalıştığı kurumu gösteren kartvizitini uzattı.

“Estağfurullah.”

“Biz arkadaşlarımızla sizi uzun zamandır gözlemliyoruz. İşinizi büyük bir özenle yaptığınızı düşünüyoruz. Müdürünüze bir teşekkür yazısı göndermek istiyoruz ama adınızı soyadınızı ve görev yaptığınız birimin adresini bilmiyoruz.”

Polis önce şaşkınlıkla baktı. “Benim için mi?”

“Evet. Bunu hak ettiğinizi düşünüyoruz.”

“Uğur Cenk…,” dedi mahcup bir tebessümle. “Çok naziksiniz ama gerçekten buna gerek yok. Bana söylemiş olmanız yeterli, onur duydum.”

Fatoş, “Olsun, biz yazılı olarak gönderelim, adresi verirseniz, seviniriz,” diye ısrar etti.

Trafik sıkışmaya başlamıştı, açmak için aceleyle Fatoş’a bağlı bulunduğu birimi ve yazının gönderilebileceği adresi tarif etti.

Fatoş, teşekkür edip iyi çalışmalar dileğinde bulunarak gaza bastı. İşe döndü. Öğleden sonra mektubu kaleme aldı. Cümleleri özenle seçiyordu. Bir şikâyet dilekçesi değil, bir teşekkür mektubu yazacaktı. Belki de ilk kez, tanımadığı bir kamu görevlisinin yalnızca işini hakkıyla yaptığı için takdir edilmesini istiyordu.

“Sayın Müdür…” diye başladı.

Kavşakta görev yapan trafik polisi Uğur Cenk’in görevini yalnızca mevzuata uygun biçimde değil; insan sevgisi, sabır ve sorumluluk duygusuyla yerine getirdiğini yazdı. Yaşlılara yardım ettiğini, çocukları güvenle karşıya geçirdiğini, sokak hayvanlarını ezilmekten kurtarmak için trafiği durdurduğunu anlattı. Bu davranışların yalnızca kendisinin değil, aynı kavşağı kullanan birçok kişinin de dikkatini çektiğini ekledi. Yazıyı bitirdiğinde arkadaşlarına uzattı. İlk imzayı Deniz attı… Ardından Kemal. Sonra Melehat. Tam kâğıt Faruk’un önüne geldiğinde, gözlüğünü çıkarıp metni bir kez daha okudu.

“Diyecek bir şey yok,” dedi. “İnsan böyle bir yazıyı keyifle imzalar.” Kalemi eline aldı. İmzasını attı. Sonra her zamanki yarı ciddi, yarı alaycı tavrıyla başını kaldırdı. “Yalnız…” Odadakiler ona döndü. “Bu yazıdan sonra adamı sürerler, benden söylemesi. Demedi demeyin!”

Bir anlık sessizliğin ardından odada kahkahalar yükseldi. Deniz güldü. “Faruk, sen de her olaydan bir komplo çıkarıyorsun.”

Melehat başını iki yana salladı. “İnsanları takdir eden bir yazıdan ne çıkar Allah aşkına?”

Fatoş da gülümsedi. “Bu kadarını da düşünmeyelim artık.”

Faruk omuz silkti. “Ben sadece içimden geçeni söyledim, bekleyin bakalım. Karamanın koyunu sonra çıkar oyunu! Hep birlikte görürüz nasılsa!”

Kimse söylediklerini ciddiye almadı. Kâğıt zarfa konuldu. Ertesi sabah yine aynı kavşakta kırmızı ışığa yakalandığında, Uğur birkaç metre ötedeydi. Fatoş camı indirip eliyle işaret etti. Polis düdüğünü boynuna bırakarak aracın yanına geldi. “Buyurun?”

“Rahatsız etmiyorum umarım. Biz sizin için dün bahsettiğim teşekkür yazısını hazırladık.”

Uğur bu kadar hızlı gerçekleşeceğini düşünmemişti.

“Gerçekten yazdınız mı?”

“Evet. Sadece bir teşekkür…”

Polis birkaç saniye sustu. Sonra mahcup bir gülümsemeyle, “İnanın ne diyeceğimi bilemedim… Göndermeseniz de olurdu. Ben yerimden memnunum. Ama beni gerçekten çok mutlu ettiniz.”

Fatoş gülümsedi. “Yine de göndermek istiyoruz,” diye ısrarcı oldu.

Yeşil ışık yanınca düdüğünü yeniden ağzına götürdü. Araçlar hareket etti. Fatoş aynadan son kez baktı. Uğur yine trafiği düzenliyordu.

Bir gün sonranın sabahında zarf, diğer resmî evrakların arasına karışıp sessizce postaya çıktı. Fatoş ise kızını okula götürürken yine aynı kavşakta kırmızı ışıkta durdu. Çantasında, postaya verdikleri teşekkür mektubunun bir kopyası vardı. Uğur’u görünce camı indirdi. “Uğur Bey…”

Polis yaklaşıp gülümsedi. “Merhaba Fatoş Hanım.”

Fatoş çantasından zarfı çıkarıp uzattı. “Dün mektubu müdürlüğünüze gönderdik. Bu da sizde kalsın istedik.”

Uğur zarfı iki eliyle aldı. Bir süre ne söyleyeceğini bilemedi. Sonra gözlerini mektuptan kaldırıp mahcup bir tebessümle baktı. “Gerçekten buna gerek yoktu. Ama sayenizde günüm güzelleşti. Çok teşekkür ederim.”

Tam o sırada ışık yeşile döndü. Uğur düdüğünü yeniden ağzına götürdü, bir eliyle akan trafiği yönlendirirken diğer eliyle zarfı göğsüne bastırdı. Az sonra yine aynı çeviklikle kavşağın öbür ucuna yürüdü.

Fatoş arabayı ağır ağır hareket ettirdi. Dikiz aynasından son kez baktığında, Uğur yine görevinin başındaydı; sanki birkaç dakika önce yaşanan konuşma hiç olmamış gibiydi.

Fatoş kuruma geldi. İşi yalnızca masa başında evrak incelemekten ibaret değildi. Devlet desteklerinden yararlanmak isteyen işletmeleri yerinde inceler; zaman zaman Deniz, Kemal ya da Ayşin’le birlikte firma ziyaretlerine çıkardı. Gün içinde Ankara’nın farklı noktalarına gider, dönüşte yine aynı yolu kullanırlardı. İş yerlerine en yakın kavşak orasıydı.

Bu ziyaretler sırasında birbirinden çok farklı insanlarla tanışmışlardı. Kimi derdini anlatacak birini arıyordu kimi yalnızca dinlenmek istiyordu. Fatoş, her ziyarette onları can kulağıyla dinler, gücü yettiğince çözümler üretir, onları anlamaya çalışırdı. Belki de bu yüzden arkadaşları zor dosyalarda olduğu kadar, zor insanlarda da önce onun kapısını çalardı. Son günlerde firma ziyaretlerinden dönerken Fatoş’un gözü hep aynı yeri arıyordu.

Uğur yoktu. İlk gün önemsemedi. “İzinlidir herhâlde,” diye düşündü. Ertesi gün de göremedi. Sonraki hafta da… Bu durum yalnızca Fatoş’un değil, birlikte firma ziyaretlerine gittiği arkadaşlarının da dikkatini çekmişti. Her dönüşte gözleri aynı kavşağa kayıyor, her defasında aynı hayal kırıklığıyla yollarına devam ediyorlardı.

“Bugün de yok…”

Bir süre kimse üzerinde durmadı.

“İzinlidir.”

“Eğitime gitmiştir.”

“Belki vardiyası değişmiştir.”

Herkes kendince bir açıklama yapıyordu. Ama haftalar geçmesine rağmen Uğur görünmeyince merak, yerini huzursuzluğa bıraktı. Sonunda Fatoş telefonuna kaydettiği numarayı bulup aradı.

“Alo… Merhaba Uğur Bey.”

“Merhaba Fatoş Hanım.”

“Nasılsınız? Birkaç haftadır sizi kavşakta göremiyoruz. Hepimiz merak ettik. Bir sıkıntı yoktur inşallah.”

Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Uğur’un yorgun sesi duyuldu. “Hiç sormayın…”

Fatoş’un eli telefona biraz daha sıkı sarıldı. “Beni taşraya sürdüler.”

Bir an konuşamadı. Sanki kavşaktaki bütün sesler, korna gürültüsü, düdük sesleri aynı anda susmuştu. “Çok üzüldüm…” diyebildi güçlükle. Sonra, günlerdir zihninin kıyısında dolaşan soruyu sordu. “Yoksa… bizim gönderdiğimiz yazı yüzünden mi?”

Uğur derin bir nefes aldı. “Sanmıyorum. Bana öyle olduğunu söylemediler.”

Bu cevap Fatoş’u rahatlatmadı. Telefon kapandıktan sonra uzun süre masasına dönecek hâli kalmamıştı. O gün ilk kez, bir iyiliğin de insanın içinde ağır bir yük bırakabileceğini düşündü.

Öğleden sonra olanları arkadaşlarına anlattı. Haberi duyan Faruk, sandalyesine yaslandı. “Ben dememiş miydim?” dedi.

Bu kez odada kimse gülmedi. Deniz sessizliği bozdu. “Ne garip…”

“Kötü bir şey olduğunda herkes nereye şikâyet edeceğini biliyor. Ama güzel bir şey olduğunda ne yapılacağını hâlâ öğrenememişiz.”

Kimse cevap vermedi. Fatoş’un aklı hâlâ telefon konuşmasındaydı. “Biz olsak…” dedi usulca. “Böyle bir yazıyı okuyan amir olsak, onu başka yere göndermek yerine ödüllendirirdik.” Söz havada kaldı. O günden sonra içlerinde tarif edemedikleri bir çekingenlik oluştu. İşini güzel yapan insanları yine görüyorlardı. Yine takdir ediyorlardı. Ama bunu dile getirmeden önce, farkında olmadan birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.

Ya yine istemeden bir şeylere sebep olurlarsa? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemediler. Uğur da öğrenemedi. Aradan yıllar geçti. Uğur, her bayramda ve her yılbaşında Fatoş’a kısa bir kutlama mesajı göndermeye devam etti. Fatoş da her mesajı okuduğunda aynı kavşağı hatırladı.

Yeşil ışığı bekleyen araçları…Boynunda düdüğüyle kavşağa düzen veren polisi… Ve iyiliğin ödüllendirileceğine dair inancının, o kavşakta askıda kalışını…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Hüsniye Yaroğlu Güler
Hüsniye Yaroğlu Güler
Tarsus doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini Tarsus’ta tamamlamıştır. ODTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliğinde Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora derecesine sahiptir. Bir kamu kuruluşunda uzman olarak çalışmaktadır. Eş zamanlı olarak 5 yıl bir devlet üniversitesinde, 8 yılda bir vakıf üniversitesinde öğretim görevlisi olarak Mühendislik fakültesinde toplam 13 yıl dersler vermiştir. Ayrıca AB projelerinde proje müdürü, yürütücü, koordinatör, paydaş olarak çalıştığı Kurumu temsil etmiştir. Çeşitli ulusal projelerde hakemlik yapmaktadır.

POPÜLER YAZILAR