İyileştirebileceğime nasıl bu kadar inandım? Anneden kıza mı geçiyor bu sanrı? Annem de sanmış mıydı? Hep o Yeşilçam filmleri yüzünden. Ediz Hun’la Filiz Akın hep kavuşurdu. Tarık Akan’la Emel Sayın da. “Mutlu son,” derdik. Peki ya sonrası? Sonsuza kadar mutlu mu yaşarlardı gerçekten? Onlar da tartışır mıydı? Kavga edip ayrılırlar mıydı? Anlaşamadık mı derlerdi? Şiddetli geçimsizlik o dönemlerde de var mıydı?

Bizi neden böyle bir hayale inandırdılar? Büyürken bir çiçeğe içme suyu verirseniz ona, musluk suyu verirseniz ona alışır. Bizi siz hayallere alıştırdınız, sonra da “hayalperest” dediniz. Gerçekte kim hayalperest, sormak istiyorum.

İyileşir ümidine, değişir yanılgısına düşüp senelerimize el salladık. Sonra fark edince beyhudeliği giden yıllara yandık. Bir kabuk ördük kendimize, bu yangından korunmak için. Sığınmak için, güzel günleri beklemek için, ait kalabilmek için. Sonra dolapta duran bir yumurta gibi gün geldi, kabuk kırıldı. “Şimdi o kabuktan çıkma zamanı,” diyorlar. Ama nasıl? Ne kadar zor olduğunun farkındalar mı?

Diyorlar ki, “Artık bitti, yeni başlangıçlar zamanı.” Kabuğa alışan, bir tene alışan, bir nefese aşina olan nasıl bir anda vazgeçer? Zamanı geldi diye nasıl derisini söker atar, yenilenir? Nasıl bir başka ihtimali düşünür, ona alışır, sindirir? Bilmiyorum. Bulamıyorum.

Koparıldım. Hayatımın ilk kırk yılından bir senede, hatta bir kaç ay içinde koparıldım. Bir bina düşünün… Derli toplu, bakıldığında her sabah uyanan ve her akşam ışıkları yanan bir bina. Emek verilmiş, dayanmış döşenmiş, itinayla kurulmuş. Değerli, önemli… Sonra bir anda o binanın yerle bir olduğunu düşünün. Bir anda yok olduğunu ya da ikiye bölündüğü. Tüm düzenin, alışkanlıkların, akşamların ve sabahların dahi bir anda birbirinden ayrıldığını. Sudan çıkmış balık mı desem, denize düşen mi? Bir anda hayal kurmayı bıraktım, inanmayı, iyileştiririm sanmayı, direnmeyi bıraktım ve koptum dalımdan. Kalbimde yılana sarılma korkuları…

Önce boşlukta süzüldüm bir süre. Düşüşümün ilk anlarıydı, sıcaklamayla bir şey anlamadım. Sonra bir ses geldi ruhumdan, “Pat,” diye, yerde buldum kendimi. Acıdı, içten içe kanattı. Her zafer gibi bu da kanlı oldu ama dışarıya bir damla bile sızmadı. Elbet biri kazandı, biri mağlup oldu. Koparıldım ve savruldum.

Oysa ben yerimde mutluydum. Bana böyle öğretilmişti. Büyüdüğüm evde, mahallede, tanıdığım tüm çiftler birbirini taşırdı. Kolay ya da zor, hafif ya da ağır; ne olsa taşınırdı o yük; iyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta taşınırdı, ölüm ayırana kadar ya da arzular… Zamanın gereği, o çiftlerin kopma ya da koparılma gibi bir ihtimalleri olmazdı.

Eril kuş tarafından tüm dallar ağaçtan atılmak suretiyle talan edilse dahi yuvanın yapım görevi dişideydi. Onu korumalı, sürekliliğini sağlamalı ve imtina ile yaklaşmalıydı. Emek hep kadının tabağına servis ediliyordu. Arzularına yenilen, evini tuğla tuğla eksilten erile hiçbir gayret düşmezdi. Suçlanan hep dişiydi. “Koruyamadın, sahip çıkamadın, yürütemedin, konfor alanından çıkamadın, bir çocuk yapsaydın çok farklı olurdu, sen bizim gözümüzü açık göndereceksin…”

Neler duydu bu kulaklar? Hoş, buradan itirafımdır, bir kulağımdan girip diğerinden çıktılar, gaz ve toz olup atmosfere karıştılar.

Dışarıdan bakıp ahkâm kesmek en kolayı. Bir de buradan görseniz…

Onlara demek istiyorum ki belki de bu kopuş bir yenilgiden çok, sandığınızın aksine bir azat hâlidir. Mecburi istikamette yol belki önceden emsali görülmemiş bir cennete tezahür edecektir. Nereden biliyorsunuz?

Uyurken izledim son gece. Artık şehrin ışıklarından az görünen yıldızları ve iyileştiremediğim o canı. Tanıdıktı kaşı, gözü, özü… Başımı çevirince karanlık ufka baktım. O anda karanlıktı ama sabaha aydınlanacaktı. Kimi zaman güneş açacak kimi zaman bulutlanacaktı. Bilemiyordum, bilinmeze yürüyecektim, yine belki başka bir hayale inanıp. Çekirdekten bedene zerk edilen huylar bir saatten sonra değişmiyor, ne yapayım?

Uyurken izledim, aklımda yeni tomurcuklar vardı. Son geceydi, düşüncemden utandım. Göğsümde bir taş oturuyordu. Nefes alışımı zorluyordu ve en çok hissettiğim şey korkuydu. Zaman zaman kalbimi eziyordu o taş. Uyurken, uyanıkken, uzaktayken ve yanımdayken… Göğsümde saklı taşım mı desem, göğsümdeki yeni boşluğum mu?

Ben de biliyordum, yeniden başlamak ve yaşamak diye bir şey var. Hayat henüz bitmedi, nefes almaya devam ediyoruz sonuçta. Üstelik yakın zamanda yeni çiçekler aldım balkona. Biri filiz bile verdi. Yeni tomurcukları görebiliyorum. Ona su vermem, büyümesi için güneşe göstermem gerek. Ancak o eski çiçeğimi artık sulamayacak olma düşüncesi… Korkunç olan, o zehir düşünce. Ama korkunun ecele faydası olmadığını atalarımız boşuna söylememişler. Düştük bu denize bir defa, kulaç kulaç da ilerleyebilirim, yorgunsam suyun ahengine de bırakabilirim kendimi, biliyorum. Ne yapacağımı hiç bilmiyorum.

Bir insan “hep orada, hep bekliyor” gözüyle baktığı birinin yokluğunun giderek azaldığını ilk hangi an fark eder? O yokluk çoğaldıkça herhangi bir eksiklik hissetmez mi? Ya yokluk? Yokluk hissetmez mi? Önceden var olanın hatta taşkın olanın kuruduğunu anlayınca üzülmez mi? “Bitsin,” diyen, şiddetle geçinemeyen kendisiyse bu durum daha vahim bir hâl almaz mı? O gerçek sona geldiğini, artık garanti gördüğü kişinin bile bitiyor olduğunu anlayınca gücüne gitmez mi?

Son zamanlarda en çok Melike Şahin’in yeni şarkısı Ölmem Ölemem’i dinliyorum.

Diyor ki; Tuzları bas devam yola… Sığamadım sana… Düşmüşüm belki, kanatlarım baki… Bu son şarkı sana, gitsin zoruna…

Derdi, “Beni yazma.” Yine de yazardım, dolup taşardım onla. İşte bu son, bu veda. Bu son yazı sana, sanmam ama gitsin zoruna. 

Bu yazı sana ne hissettirdi?