Adı kısa, kendi ağırdır: Taş.

Ne bir sesi vardır ne de bir kalbi. Üşür mü, acır mı, özler mi bilinmez. Ama nedense insan, en ağır duygularını anlatırken dönüp dolaşıp ona sığınır.

Kalbi katılaşanı ona benzetiriz mesela. Çok acı çekip de sesimizi çıkaramadığımızda bağrımıza taş basarız. Bir söz karşısında donup kaldığımızda taş kesiliriz. Bekleriz, susarız, sabrederiz, sabrımızı bile bir taşa emanet eder, adına “sabır taşı” deriz.

Garip değil mi?

İnsan, duygusu olmayan şeye neden bu kadar çok duygusunu emanet etmiş.

Belki de taşın hikâyesi, taşın değil insanın hikâyesidir.

Çünkü insan ta var oluşundan beri taşa basıp geçmedi. Ona dokundu. Onu yonttu. Üzerine isimler kazıdı. Aşkını yazdı, duasını bıraktı, ölüsünün başucuna dikti. Evini onunla yaptı, sınırını onunla çizdi. Bir gün bir şairin dizesine, bir türkünün içine, bir şarkının hüznüne koydu onu.

Kimi taş duvarların ardında kaldı. Kimi taş duvarlara derdini anlattı. Kiminin kalbi taş oldu. Kimi de sevdiği için bağrına taş bastı.

İnsana içindekini yalnızca başka bir insana anlatmak yetmedi. Taşa anlattı, toprağa anlattı, suya anlattı.

Bazen konuşamadığında sustu; ama yine de anlatmanın bir yolunu buldu. Belki rüzgâra bıraktı sözünü, belki bir ağacın gövdesine kazıdı sevdiğinin adını.

Toprağa derdini gömdü, kuşlardan haber bekledi. Ekmeğe bereket, suya şifa, ateşe öfke, taşa sabır yükledi.

En çokta taşa…

Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildi; yaşadıklarına anlam vermek isteyen bir varlıktır.

Ve tam da bu yüzden, duygusu olmayan şeylere kendi duygularından pay verdi.

Edip Cansever, “Bir taş atarsın, taş nereye düşerse; mutlaka köşebaşıdır,” der.

 Taş bir köşeye düşer ama aslında insanın içindeki hâl de onunla birlikte savrulur.

                                                                          ***

Taşın kalbi yoktu belki. Ama insan yüzyıllardır kendi kalbinden bir parça bırakıyordu ona.

İlk insanın elinde bir araç, Antik Çağın görkemli yapılarına, mimariden heykele, sanattan müziğe, deyimlerden günlük dilimize kadar uzanan; insanlık tarihinin neredeyse her köşesinde adına rastladığımız bir madde: Taş.

İnsan onu yontmuş, üst üste koymuş, kırmış, işlemiş; evler, yollar, şehirler, anıtlar yapmış. Yapmış da yapmış.

Belki taş hiç konuşmadı, bir dile gelse…

Yüzü soğuk, dili suskun, yaratılışı serttir ama bir hazinedir.

Belki de bu yüzden bu kez taşın ne kadar sert olduğunu değil, insanın ona ne kadar çok duygu bıraktığını anlatmak istedim dilim döndüğünce.

Bir taş hikâyesi.

Ama taşın değil yalnızca.

Biraz insanın, biraz susmanın, biraz beklemenin; biraz sevmenin, biraz acının hikâyesi.

Taşın üzerine kazınanlardan çok, insana kazınanların hikâyesi belki de!

Çünkü bazı hikâyeler de taş, yalnızca taştır.

Bazılarında ise insanın söyleyemediği ne varsa sessizce taşıyan şeydir.

Turgut Uyar, “Ben taş çekerim yılmam, çamur kararım, yol döşerim,” demiş. İnsanın vazgeçmeyişini ne de güzel anlatmış. Taşı sırtlanan insan yorulur ama yol yapmaya devam eder.

Ne tuhaf değil mi?

İnsan merhametsizliği için “taş kalpli” derken, dayanmak zorunda kaldığı en büyük acıda yine taşı alıp bağrına basmış. Birinde taş, duygusuzluğun adı olmuş; diğerinde dayanmanın.

Korkunca taş kesilmiş, sabredince sabır taşına dönmüş. Önüne engel çıktığında taş duvar demiş; sevdiğini kaybettiğinde ise onun adını yine bir taşın üzerine yazmış.

Sanki insan, hangi duygusuna isim bulamamışsa elini uzatıp bir taş almış yerden. Sonra ona kendinde ne varsa onu vermiş.

Bunca zamandır biz anlattık. Şimdi sıra sen de! Dile gelsene, ey taş!

Bu yazı sana ne hissettirdi?