Salı, Ağustos 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Nilgün Marmara’ya Mektup

Askıda kalan hayatlarda sen varsın. Ve ben buna itiraz ediyorum! Yıllardır senin adına başkaları konuştu. Seni tanımladılar, yargıladılar, eksik anlattılar. Kimi şiirlerini konuştu kimi ölümünü. Ama en az seni dinlediler.

Bugün kimse araya girmeyecek. Kimse seni susturmayacak. Kimse sana ne hissettiğini anlatamayacak. Çünkü artık söz senin. Hayat sana yaşarken vermediği kürsüyü, yıllar sonra kendi elleriyle kurdu. Şimdi bütün sözler sende! Bütün kulaklar sende. Hepimiz ağzımız açık seni dinliyoruz.

Anlat Nilgün… Şiirlerinin arasına sakladığın yalnızlığı anlat. Anlaşılamamanın yükünü anlat. İçine sığmayan dünyayı anlat. Sessizliğin hangi cümlelerden doğduğunu anlat… Söyleyemediğin ne varsa söyle! Ya da sen dinle, ne kadar anlamışım seni.

                                                                    *******

Nilgün Marmara demek; benim için hiçbir zaman tamamlanamamış bir hayatın, yarım kalmış bir cümlenin adıdır. Seni her okuyuşumda, devamı yazılamamış bir kitabın sayfalarını çeviriyormuşum gibi hissediyorum.

Bazı insanlar ölmez; yalnızca cümleleri yarım kalır. Sen de benim zihnimde hep o eksik cümlenin sessizliğini taşıyorsun. Sen bilmezsin ama ben, benden önce söylenmiş sözlere yaslanmayı nasıl severim… Onların sahiciliğine, zamanın içinden süzülüp gelen ağırlığına sığınırım. Çünkü bazı cümleler yalnızca okunmaz; insanın omzuna dokunur, içine yerleşir ve yıllar sonra bile kalbinde yaşamaya devam eder.

Şimdi sana, senin sözlerinden aldığım ilhamla yazıyorum. Belki cümleler bana ait ama onlara yön veren, senin bıraktığın izler. Ben çok konuşmayı sevmiyorum Nilgün. Sen sever miydin? Sen de sevebilirdin ama izin vermediler. Sanırım konuşma isteğimi bir yerlerde bıraktım. Belki de benden aldılar. Ben de kendimce kelimelere sığındım. Çünkü kelimeler beni yargılamadı; sustuğum yerleri de anlayabildi.

İnsanlar sessizliğimden bile korktu. Oysa ben en çok susarken kendimdim. Tıpkı senin gibi. Demem o ki o benden aldıkları kelimelerin sessizliğinde seni tanıdım. Sende bana ait bir şeyler buldum, tutundum kaldım.

Sen bir ağacın dalı, ben de o dala yuva yapmış bir kuştum. Benim en sevdiğim şiirin: Kuş Koysunlar Yoluna. Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Niye izin vermiyorsun yoluma kuş konmasına?

Her okuyuşumda aynı soruya takılıp kalıyorum. Kim izin vermedi, Nilgün? Hayat mı? İnsanlar mı? Edebiyat sofrasındaki dostların mı?

Ben sanmıyorum ki o engeli kendin koyasın. Ama o kuş senin satırlarınla başka hayatlarda dal oldu, yuva oldu. Belki de kuş, umuttu. Yol ise ömür… Ve bazı ömürlere umut konmaya çekinir.

Nilgün, biliyor musun, aslında hayatta her şey yarım kalmaya mahkum. Edebiyatın en hüzünlü tarafı ise burası. Herkes biraz biraz bir şeyler ekleyip hep yarım kalana tutunarak bütün olacağını sanıyor.

Askıda kalan hayatlar var ve bu beni mahvediyor. Belki de insan, incine incine güzelliklere bile şüpheyle bakmayı öğreniyor. Bir kuş konsa, birazdan uçup gidecek diye sevincini bile yarım yaşıyor.

Bilmiyorum, Nilgün. Ama senin şiirlerini okudukça yoluma konan kuşlardan çok, neden konamadıklarını düşünür oldum. Belki de asıl acı, kuşların hiç gelmemesi değil; geldiklerinde onlara inanacak cesareti kaybetmekti.

“Bir karga bir kediyi öldüresiye oyuna davet ediyordu…”

Belki de karga, hayatın kendisiydi. Kara, sert, kurnaz ve kaçınılmaz… Belki kedi ise incinen ruhtu. Sevilmek isteyen, güvenmek isteyen ama her dokunuşunda biraz daha yaralanan. Kim kazandı, bilmiyorum. Belki karga da kazanamadı. Çünkü bazı oyunlarda kazanan olmaz. Bir taraf ölürken öteki de masumiyetini kaybeder. Nilgün, belki de sen bize kargayı ya da kediyi değil, insanın kendi içindeki çatışmayı gösteriyordun. Bir yanı yaşamak isterken bir yanı kendini yok edecek kadar karanlığa yaklaşan insanı.

Bu yüzden ben o dizeyi her okuyuşumda kargayı da kediyi de dışarıda aramıyorum. İkisini de insanın içinde görüyorum. En büyük trajedinin şiirini yazdın ve biz geç anladık ama geç de olsa anladık.

“Ümidimi yitirmişim… Biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim. Arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye veda edeceğim…”

Bu dizleri yazarken bir gün bize de son vedan olacağını sen bile bilmiyordun, Nilgün. Bugün geriye dönüp baktığımda, o satırlar yalnızca bir şiir değil; sessizce bırakılmış bir veda mektubu gibi duruyor. Yine de seni gidişinle anmak istemiyorum. Çünkü geride bıraktığın şey, bir vedadan çok daha büyük.

Bize; suskunluğu, yarım kalmış cümleleri, varoluşun ağır yükünü ve insanın kendi içine yaptığı yolculuğu bıraktın. Asılı kalmış hayatlarda, yarım kalmış cümlelerde, cevabı olmayan sorularda…

Senden sana sesleniyorum, Nilgün. Ve belki her okuyuşumda, seni ve insanın içinde hiç dinmeyen o sessizliği yeniden selamlıyorum.

“Öyle güzel sesler, hisler, satırlar bıraktın ki ben de payıma düşeni alıp yine sana bandırıp bandırıp lezzetli değil, acı tatlar yazdım.

Nil gibi derin bir güne, Bilge’den!

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Makbule Bilge Demir
Makbule Bilge Demir
Bir şey vardı bana usul usul seslenen. "Küçük bir şehirden dünyayı görebilir, seslenebilirsin. Esas olan ruhtur." diyen. Sesin peşinden yürüdüm. O "Dünya" kitaplardı. Çantama aldığım bir ton kitapla ruhum yontulmaya başladı. Ben Bilge, Martin Eden'ın kadın versiyonu gibi hissediyorum kendimi. Bir kadının Bilgelik Yolculuğu ve bu yolun gönüllü işçisi. Ben, Bilge!

POPÜLER YAZILAR