Boğazıma sanki acı biber sürülmüş gibi alev alev yanıyor. Sesim bir suyun dibinden çıkıyor gibi boğuk. “Anne!” diye bağırıyorum, annem beni duymuyor. Gözlerim aralanır gibi olunca, nenemin sesini duyuyorum ilkin. Sirke kokulu ıslak bezi alnıma koyuyor.
“Bir şey isten mi gınalı guzum? Ne getirem sana?” diyor nenem, yanağımı buruşuk elleriyle okşarken.
İlk aklıma gelen vişne suyu oluyor. Geçende bakkalda gördüydüm, kahverengi bir şişenin içinde. Sanki onu içersem iyi gelecek gibi. Nenem bir koşu alıp geliyor. Buz gibi vişne suyunu içince gözlerim açılıveriyor.
Nenem, “Oy, senin derdin bana gele! Gan geldi bak yüzüne,” diyor.
Ben, “Annem nerede?” diyecek oluyorum.
Nenem, “Boynu altında kalasıca anan!” diyor, sonra susuyor.
Ben de susuyorum, iştahla bitiriyorum vişne suyunu. Nenem anneme böyle dedikçe üzülüyorum. Nenem neden annemi sevmez, onu hiç bilmiyorum.
Benim annemin geniş, bembeyaz pamuk tarlası gibi yumuşacık bir göğsü var. Bazen başımı yaslayıp orada uyumak istiyorum, annem izin vermiyor. Ne zaman yanaşacak olsam elinin tersiyle itiveriyor, “Eeee…Git öteye koca kazık!” diyor. “Anne ben daha sekiz yaşındayım. Koca kazık değilim,” diyesim var ama demiyorum bir şey. Annem korkmuş benden doğduğumda. Hiç emzirememiş beni. Kim bilir, belki bebekken hiç yanaşamadığımdan yatasım geliyor o kocaman beyaz memelerin üstüne. Anne sütünün tadı vişne suyuna benzer mi ki?
Okuldan gelince, “Anne karnım aç,” diyorum. Bir parça suyla ıslatılmış tandır ekmeğini veriyor elime, “Al da zıkkımlan!” diyor. Eğer abim gelecekse eve, annemin yüzünde güller açıyor. Abimin gelmesini hiç istemiyorum. Çünkü her seferinde bir bahane bulup kötekliyor beni. Hele bir de saç fırçasını elime alıp şarkı söylerken yakalarsa basıyor tokadı. Ama güzel yemekler o gelince oluyor.
Abim geldiğinde başka misafirler de geliyor. Önce erkekler oturuyor sofraya. Yemeğin bütün eti, yağı onlara konuyor. Onlar kalktıktan sonra ben de kadınlarla oturuyorum. Arta kalanlara kaşık sallıyoruz hep beraber. Sofra kalabalık olunca daha çok yanaşıyorum annemin yamacına. Onun altın bilezikli, kalın, beyaz bileklerine değdiriyorum elimi usulca. Bahçedeki kat kat yapraklı, pembe güller gibi kokusunu burnuma çeke çeke yemeği yiyorum afiyetle.
Babamı arıyor gözlerim ama o hiç olmuyor. Babam büyük şehirde, fabrikada çalışır. Yılda bir iki defa gelir eve. O evde olunca daha bir rahat uyurum, hiç kötü rüya görmem onun horultularını dinleye dinleye.
Bir kayanın daracık oyuğunun içinde sıkışmışım. Nefes alamıyorum. Bağırmak istiyorum, bağıramıyorum. Sesim çıkmıyor. Bir gayret çıkıyorum oyuktan. Çıkışta Kur’an kursundaki hoca efendiyi görüyorum. Elinde kızılcık sopası, beni bekliyormuş. Başımı yokluyorum, pembe örtüm yok. “Başın neden açık kâfir?” deyip, sallıyor kızılcık sopasını elime. “Anne!” diye bağırarak uyanıyorum kan ter içinde.
Abim, “Ne bağırıyon kız gece gece? Zıbar da uyu!” deyip, bir şamar yapıştırıyor yüzüme. Keşke abimin yerine ablam olaydı. Varmış da ömrü kısa olmuş garip ablamın. Şu dağın eteğinde mezarı var derler ama kayıp.
“Anne ben geldim!” deyip içeri giriyorum. Annem beni duymuyor. O adam da duymuyor. Annemin yatağı beşik gibi gacır gucur sallanıp duruyor. Annemin beyaz memeleri dışarda. Ben çığlığı basınca bu kez ikisi birden duyuyor, dönüp bana doğru bakıyor.
Kalbim ağzımdan fırlayacak gibi oluyor, midem bulanıyor, koşmaya başlıyorum. Nereye gideceğimi bilemiyorum. Köyün karmakarışık olmuş yollarında koşuyorum. Ayaklarım taşlara takılıyor. Terliklerim ayaklarımdan fırlıyor. Çıplak ayaklarımla koşmaya devam ediyorum. Ensemde sanki birinin soluğu var. Ben kaçtıkça soluk yaklaşıyor. Arkama dönüp bakamıyorum. Bir rüzgâr esiyor, pembe örtüm boynuma dolanıyor. Elimle tutup gevşetmeye çalışıyorum ama boşuna, örtü boynumu sıkıyor, sıkıyor… Artık soluk alamıyorum.
Bir suyun altındayım. Üzerimde kocaman bir kaya var sanki. Bağırıyorum ama ne annem beni duyuyor ne asker amcalar ne de köydeki komşular. Sadece o zamana kadar hiç görmediğim ablamın gözleri bakıyor bana suyun altından. Sonra ablam elini uzatıp çıkarıyor beni o kayanın dibinden. Artık acımıyor boğazım.

