Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kırgınlığın Kıymıkları

Gecenin en karanlık vaktinde, çok uzak bir zamanın tünelinin öte ucundan, nenemin sesi geliyor kulağıma. Dişsiz ağzından çıkan fısıltıyla, “Alkarısı!” diyor nenem, “Kapıverir lohusaların, bebelerin ciğerlerini. Ekseriyetle de geceleri.” Bedenim alevler içinde. Kulaklarım zonkluyor. Korkunç kadın suretleri bir belirip bir kayboluyor gözlerimin önünden. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyor. Kocaman sarkık memeli, keçe saçlı yaşlı bir kadın, çöküyor boğazımın üzerine. Sivri tırnaklarını kaburgalarıma batırıyor. Bağırmak istiyorum, bağıramıyorum. Sesim çıkmıyor. Yemesin diye Alkarısı ciğerlerimizi, nenem elindeki Kuran-ı Kerim’i üç kere öpüp başucuma koyuyor, yüzüme efsunlu dualar üflüyor.

Terden sırılsıklam, açıyorum gözlerimi karanlığa. Göğsümün ortasına kıymık saplanmış gibi bir acı. Dokununca acıya, kabuğu kalın bir yara değiyor elime. Acı acı kaşınıyor. Kaşırken tutup koparıyorum kabuğu. Altı hâlâ kanıyor.

“Zaman ilacı çoktan iyileştirmiş olmalıydı. Artık kanamamalıydı. Hatta o kabuk da çoktan düşmeliydi kendiliğince,” diyor, her şeyi Bilir Kişiler. Ama bilmek ayrı, uygulamak ayrı şey. Hem genellemeye gelmez ki yara dedikleri. Herkesin yarası başka yerinde, başka derinde. Bir bunu bilmiyorlar her şeyi bilenler.

Yara kanarken kırmızı nehirler akıyor gözlerimin önünden. O nehrin karşı kıyısında sen varmışsın, öyle bir his doluyor içime. Nehri yüzüp geliyorum yanına. Olmayan ellerinden tutuyorum seni. Hiç gitmediğimiz bir çocuk parkına doğru yola koyuluyoruz. Yolda bir balon tarlasının içinden geçiyoruz. Sen olmayan parmağınla kırmızı olanı işaret ediyorsun. Alıp o kırmızılar kırmızısı balonu, olmayan bileğine bağlıyorum ipinden, uçmasın diye. Pembeler pembesi pamuktan bir bahçeden geçiyoruz sonra. Pembe şekerli pamuklar, olmayan burnuna, çenene yapışıyor. Olmayan ağzını yayıp kocaman gülüyorsun. Parka vardığımızda elimden kurtulup, bir tahterevallinin altına kaçıyorsun. Gökyüzüne ulaşan kahkahalarıyla bir çocuk, tahterevalliyle birlikte iniyor üzerine. Hiç olmayan başın yarılıyor. Kırmızı yaşlar akıtan olmayan gözlerini öpüp, olmayan bedenine sarılıyorum. Al basmasın diye yüzümü, kırmızı kurdeleler bağlıyor anneannen saçlarıma. Kırmızı örtüler asıyor odanın duvarlarına.

Gözlerini hayal etmeye çalışıyorum. Olsaydı gözlerin, kime benzerdi diye soruyorum kendime. Hiç düşünmeden, “Babanınkilere,” diyorum. “Onun siyah, içleri gülen, dost gözlerine.” Ona hiç sormadığım bir soru geliyor sonra aklıma; olsaydın eğer neler yapardı seninle?  

Otobüste, vapurda ne zaman bir erkek çocuğu görsem kara gözlü, olsaydın sen yaşlarda, “İşte!” diyorum, “Tam da böyle olurdu.” Öyle kaptırıyorum ki kendimi seyre, çocuk bir süre sonra bakışlarımdan rahatsız oluyor. Bu güvensiz çağda bir başkasının çocuğuna böyle dikkatle bakmanın densizlik olduğunun ayırdına varıp, başka bir tarafa çeviriyorum bakışlarımı.

İçime yıllardır bitmeyen bir kırgınlığın kıymıkları batıyor. Kırgınlığım kime? Onu tam bilemiyorum. Belki göklerdeki Tanrı Babaya. Belki onun yeryüzündeki ölümlü elçisi doktora. Belki kenafir bakışlarını karnıma dikenlere. Belki de sana, hayattan böyle çabuk vaz geçişine, bana gelmek istemeyişine…

 Olan çocuklarını, bir başka çocuğun bıçak darbeleriyle, olsaydın senin yaşlarında toprağa veren anneler gelince aklıma, utanıyorum kırgınlığımdan. İki oğlunun mezarlarının başından ayrılamadığı için mezarlık bekçisi olan baba geliyor sonra aklıma. Konuşurken bir türlü dilinin dönmediği, zamanın dayattığı bir kelimeyi yalan yanlış telaffuz etmeye çalışıyor. “Zorban Akranlığı,” diyor durmadan, zihninde karşılığı olmayan, ona yabancı kelimeyi tekrarlarken. Öyle ya, akranın hele de çocuk akranın zorbası olur mu? “Ben onları göremiyorum ama onlar beni görüyorlardır belki. Her gün gelip dertleşiyorum oğullarımla,” diyor, boğazında tutmaya çalıştığı yaşlarla… Utancım bir kat daha artıyor.

Olsaydın eğer, nasıl korurdum seni, çürümüş düzenin beslediği, bin bir zorlukla büyütülmüş güzelim çocukları annelerinin bağrından koparan bu çocuk suretli canilerden? Hiç olmadığın aklıma geliyor, rahatlıyorum. Bu kez rahatladığım için utanıyorum. Sonra günlerce sancı çekip dünyaya getirdiğim bebek bedeninin gömülü olduğu bir mezarının bile olmadığı geliyor aklıma. Kırmızı kıymıklar batıyor kalbime bir kez daha. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Filiz Tiken
Filiz Tiken
azmak, hayatıma sabah sayfaları ile girdi. Yazmanın iyileştirici gücünü bu sayfalarla keşfettim. Daha sonra bu sayfalar, anlatılmayı bekleyen hikayelerimi yazmanın heyecanına evrildi. Çeşitli yazarlık atölyelerine katılmaya devam ediyorum. Son iki yıldır hikayeler ve denemeler yazıyorum. Yazılarım İshak Edebiyat, Yas ve Ölüm Bilgeliği Platformunun online dergisi Eşik, Kibele Dergi, Küçürek Öykü Mersin gibi online ve basılı dergilerde yer aldı.

POPÜLER YAZILAR