Telefonun diğer ucundaki tanımadığım adama, “Tabii,” diyorum, “hemen gelip alıyorum.” İnsan her yolu unutuyor da onu çocukluğuna götüren yolları hiç unutmuyor galiba. O eski apartmanı bulmam hiç zor olmuyor. Eve dönerken arabada yan koltukta duran kutuya sağ elimle arada bir dokunup değerli bir hazineyi okşar gibi okşuyorum. Yol boyunca bir yerlerde durup açmamak için kendimi zor tutuyorum. Mavi saten kurdeleyle bağlanmış, saman rengi bir ayakkabı kutusu. Üzerinde adım yazıyor. Adım dediysem şimdiki değil. Ben çocukken sadece onun bana seslendiği adım. Biri bana böyle seslenmeyeli asırlar olmuş gibi.
“Bızdık…” diye sesleniyor zaman tünelinin öte ucundan.
“Benim adım bızdık değil, Gonca,” diyorum dudağımı sarkıtıp.
O sırada restoranının mutfağında harıl harıl meze hazırlıyor. Her yanda buram buram tarçın kokusu. Yanağımdan bir makas alıyor,
“Bizim oralarda küçük sevimli çocuklara bızdık derler. Sen de benim kara gözlü bızdığımsın.”
“Peki sana niye Meryem diyor dışarıdakiler?”
“Biz gibilerin iki adı olur. Biri gerçek, öbürü takmadır. Hafiye filmleri vardır, bilir misin? İşte onlar gibi.”
“Sen hafiye misin yani?”
“Evet ya! Nasıl da bildin? Hem de zehir gibi olandan,” deyip beni gıdıklamaya başlıyor. Kahkahalarımız mutfağın duvarlarında yankılanıyor.
“Senin niye çocuğun yok Mari Teyze?” diyorum
Siyah gözleri gölgeleniyor, “Yüce Tanrı’nın takdiri be bızdık,” diyor
Yıllar sonra öğreniyorum, bir dağın eteklerine gömdüğü yavrusundan sonra bir daha çocuğunun olmadığını. Elim, içinde tohumlarını tutamayıp onları filizlendiremeyen, çorak bir toprağa benzeyen göbeğimin alt tarafında geziniyor. Yüce Tanrı’nın takdirinin ne demek olduğunu anlayacak yaştayım artık.
Eve gelince mutfağa gidip kendime bol sütlü bir kahve yapıyorum. Üzerine döktüğüm tarçın beni yine o mutfağa götürüyor.
“Ne yapıyorsun Mari Teyze ?”
“Topik yaparım be bızdık. Bizim oraların en güzel mezesi. Öğreteyim mi sana da nasıl yapıldığını?”
“Öğret…” diyorum. Sonra fısıltıyla, “Anneme sakın söyleme! Ben de senin gibi mezeci olucam büyüyünce,” diyorum.
Kahkahayla gülüyor, “Ol be bızdık! Ben sana öğretirim her bir şeyciği,” diyor. Sevimli siyah gözleri, ışıl ışıl parlıyor.
Ucundan tutup çekmemle bir anda yılan gibi kıvrılarak süzülüyor mavi saten kurdele. Titrek ellerimle kapağı açıyorum, unutulmuş bir zamanın üzerindeki sis örtüsünü kaldırır gibi. Üst tarafta duran; sararmış, siyah beyaz fotoğrafları alıp tek tek bakıyorum. Ölüm Anne henüz kapımızı çalmamışken, tüm sevdiklerim yanımdayken, nasıl da gülmüşüm o kalabalık bayram gününde. Herkesin eli birbirinin omzunda. Ayrılık zehri henüz damarlara yayılmamış. Burnum sızlıyor.
Kutunun dibinde küçük, kalın kapaklı, kırmızı bir defter buluyorum. Bu kez kalbim kulaklarımda atmaya başlıyor. Defterin ilk sayfasında, “Bızdığa…” yazıyor.
Tek tek çevirmeye başlıyorum defterin yağ lekeleri ile süslenmiş, sararmış sayfalarını. Sayfalara sinmiş tarçın kokusunu içime çekiyorum. Her sayfada bir meze tarifi, detaylı olarak yazıyor. Midyeli Lahana Sarması, Fasulye Pilaki, Arpacık Soğanı Dolması, Fava, Tarama… Malzemeler, yapılışı ve tarifin püf noktası…
Defterin ortasında ise bir sayfanın yırtılmış olduğunu görüyorum. Dipte kalan kısımda anlamını yitirmiş, yarım kalmış heceler görünüyor sadece. Tüm sayfaları çevirip Topik tarifini bulamayınca yırtılmış sayfanın ona ait olduğunu anlıyorum. Tarif isteyen birine koparıp vermiştir belki bu sayfayı, hiç kimseyi kıramayan Mari Teyze. Kim bilir? Belki de benim doldurmamı istemiştir bu boşluğu.
Kulaklarıma ucu yanık bir ezgi doluyor, onun bulutsu sesinden; “Saçın ucun örmezler/ Gülü gonca dermezler/ Seni bana vermezler/ Sarı Gelin aman Suna yârim…”
Burnumda tarçın kokulu bir sızı, dolma kalemimi alıp yazmaya başlıyorum defterin sonundaki boş bir sayfaya;
İç harcı için; Soğan, tarçın, şeker, yenibahar, kuş üzümü, çam fıstığı, tahin, tuz…
Dışı için; Patates, nohut, tahin…
Üzeri için; Bolca tarçın…
Püf Noktası; Soğanların pişerken iyice yumuşamış ve küçülmüş olması gerekiyor.
Malzemelerin arasına bir tutam özlem, bir tutam pişmanlık, bir tutam da söylenememiş sözler ekliyorum. Keşke yarım kalanları, yaşanmamışlıkları da hayatımıza katmak, bu sayfa kadar kolay olsaydı diye yazıyorum defterin başka bir sayfasına.
“Yeni bir tarif icat etmeli!” diyorum kendi kendime. Malzemeler birbirini yok etmeden bir araya gelsin. Her biri kendi tadını korusun. Kiminki olduğuna bakmadan, birbirimizi kucakladığımız bayramları hatırlatsın. Mezeye hemen bir ad veremiyorum. “Mozaik mi olsa, Katma mı?” diye düşünürken hatırlıyorum, çocukluğun tozlu odalarına kapatıp unuttuğum, kara gözlü bızdığın mezeci olma hayalini.



